hayata dair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayata dair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Eylül 2009 Çarşamba

1 ay olmuş yazmayalı, herhalde blogdan hiç bu kadar uzak kalmamıştım....

Çok güzel bir yaz geçiyorduk aslında, herşey çok iyi idi zaten ben de onu yazıyordum; taa ki kötü haberi alana kadar.

Bodrum'dan apar topar döndük aslında, Ali amcamın eşinin ani vefatı sebebi ile.. Aynı gün Selda ablamın annesinin vefatı ile sarsıldık. Bir günde 2 cenaze, kabus gibi... Hayat işte, sürprizlerle dolu, ikisi de beklenmedik ölüm....

Allah kalanlara sağlık versin diyip hayata devam etmekten başka seçenek yok....

Ölümler, cenazeler, düğünler; yaşam süresince hepsi iç içe...Kuzen İrem nişanlandı, kuzen İpek nişanlısından ayrıldı... Hayat tesadüf sandığımız ama aslında her başımıza gelen olayın özel bir sebebi olduğunu sonradan anladığımız durumlarla dolu. Biri bitiyor, biri başlıyor, işte hayat devam ediyor....

12 Şubat 2009 Perşembe

İtiraf ediyorum.......

İtiraf ediyorum... yanlış yaptım; daha doğrusu biraz aşırıya kaçtım...Yorum yazan, e-mail atan, telefonla arayan dostlarıma teşekkür ediyorum buradan, beni uyardıkları için...

Asla sorumsuz bir çocuk değil Deniz, ben bağırıp çağırsam ödevini yapma diye ne yapıp eder, yine yapar o...Okula, öğretmenine karşı sorumluluğunu aksatmaz, sadece biraz dağınık ve düzensizliğinden kaynaklanan sorunumuz var, o da eksik kalsın diyemiyorum, toparlamaya çalışıyorum ama benim istediğim düzene gelmiyor. Ne yapalım canı sağ olsun, acaba ben kendi annem babama göre dört dörtlük müyüm o olsun? Törpüleyeceğiz işte kendimizi böyle:-)

ve sevgili kızım, kocaman özür buradan sana... Umarım gelecekte bu yazdıklarımı okurken "of anne, hakikaten amma bağırmıştın o akşam, gözüme uyku girmemişti" diye anmazsın o akşamı...Zeytin gözlü karabiberim benim, seni çok seviyorum.....


NOT:O gün saat 14.00 de oturdu dersinin başına akşam 17.00 de bitirdi. Böyle yapınca arkadalarıyla oynamayı hak etti. Sadece TV seyretmeme cezamız devam ediyo:-)))

29 Aralık 2008 Pazartesi

Git artık 2008...

Bitsin artık bu yıl...

Yılın son günlerini iple çekiyorum...

Ailevi olarak yaşadığımız bazı sorunlar, yeni bir işe başlamanın ve evdeki yeni düzenin getirdiği stres, işte kendini kanıtlama dönemi, yöneticimle birbirini anlama, dinleme aynı dili konuşmaya çalışma, (çoğu zaman konuşamama:-)), yıllardan beri çalışan insanlarla kaynaşmaya çalışmanın yanı sıra işe giriş çıkış saati, yok efendim çay içme saati, aman da efendim bilgisayarı açma kapama saati gibi işteki abuk sabuk ve de hiç alışık olmadığım kurallara adapte olmaya çalışmayla geçti bu yıl... Müthiş koşturmaca, müthiş yorgunluk...Bazı anlarda çok sıkıldım, çok bunaldım ama herşeyden önce ben ve yakın çevrem adına sağlıkla bir yılı daha bitirdiğim için mutluyum. Şükürler olsun....Sağlıkla ve dimdik ayaktayım:-))

Yeni yıldan beklentim, önceliklerim kendi adıma değil hepimiz adına... istemiyorum artık ülkemde şehit haberleri, terör olayları, susurluk, ergenokon, cinayetler, çocuk tacizleri, açlık, yoksulluk... bitsin bunlar, tüm dünyada bitsin. Savaş olmasın, çocuklar ölmesin, umutla baksın çocuklar geleceğe hüzünle değil...

Bir de en önemlisi şu kriz bir an evvel bitsin, bir de AKP gitsin...

Beklentilerim çok olsa da ne yapalım, insan hayal ettiği sürece yaşarmış...

2009 hepimize sağlık, mutluluk, huzur bol neşe, bol kahkaha, bol kazanç getirsin... hepimizin yeni yılı kutlu olsun...

24 Aralık 2008 Çarşamba

Çocuklar Çocuklara Yardım Ediyor!

Sheraton otel harika bir organizasyon yapmış idi hafta sonu balo salonunda. amacı ihtiyacı olan çocuklara, yine kendi yaşıtlarından hediye olarak kitap, oyuncak ve giyecek sağlamak... Projenin adı "Çocuklar çocuklara yardım ediyor!"

Sheraton balo salonunda bir yılbaşı partisi düzenlenmiş seçilmiş okullara yönelik. Giriş ücreti çocuğa ait ya bir kitap, ya bir oyuncak, ya bir giyecek idi. Deniz sınıf arkadaşlarıyla çok eğlendi, biz de az da olsa ihtiyacı olan çocuklara yardım edebilmenin mutluluğunu yaşadık.

Yerli malın yurdun malı....

Hani biz de kutlardık öğrencilik yıllarımızda; kuruyemiş, mandalina, portakal, incir, elma vs getirir sınıfta paylaşırdık.

Halen kutlanıyor olması ne güzel

Bir heves eve geldi perşembe akşamı Deniz'im; anne okula ne götürelim diye? Poğaca yapar mısın dedi heyecanla? Grip olmak üzereydim, dökülüyordum ama kıramadım onu... Yerli un, yerli yoğurt,yerli peynir, yerli sıvı yağ kullanarak poğaçamı pişirdim; sabahleyin Tupperware kabına koyarken "sakın kabımı unutma e mi tatlı kızım?" demeyi ihmal etmedim, tıpkı annelerimizin dediği gibi:-))) (Tupperware??? yerli malı???:-)))

Biliyor musunuz kim çıkarmış bu yerli malı haftasını? Hadi aşağıdan okuyun bakalım:

"Yerli Malı Haftası, 12-18 Aralık tarihleri arasında Türkiye'de tüm okullarda kutlanan hafta.

II. Dünya Savaşı sonrası oluşan ekonomik darboğazın ardından yabancı ülkelere para akışının önünün kesilmesi ve toplumsal tutum bilincinin oluşması amaçlanmıştır. Bu amaçla zamanın başbakanı İsmet İnönü 12 Aralık 1929'da yaptığı konuşmayla yerli malı kullanmanın ve tutumlu olmanın öneminden bahsetti. 1946 yılından itibaren Yerli Malı Haftası olarak kutlanmaktadır. 1983 yılında adı Tutum, yatırım ve Türk malları haftası olarak değiştirilmiştir."

Bu arada Bekir Coşkun 'nun bu yazısına da çok güldüm.

Yerli malın yurdun malı herkes onu kullanmalı, bu hafta sonu hepimiz yılbaşı alışverişine çıkıyoruz, ben şahsen yerli malı hediye almaya özen göstereceğim. Had siz de dikkat edin, üstelik ekonomik krizin göbeğinde iken kendi ekonomimize katkıda bulunalım, elaleme değil!

28 Kasım 2008 Cuma

Hafta sonu mesaisi

Şükürler olsun hafta sonu geldi.......

gelmesine geldi de benim hafta sonu mesaim de hafta içi kadar hareketli...

Nasıl mı? Şöyle,

Cumartesi saat 9.00 da Deniz ile çıkıoruz evden, saat 9.30 da Deniz 'in org kursu var. 11.00 e kadar onu kantinde bekliyorum. Benim içinde iyi bir fırsat bu zaman, Fransızca çalışıp ödevlerimi yapıyorum. Saat 11.00 de o çıkınca brlikte Fransızca kursuna giriyoruz. Ben derste o yanımda ödevlerini yapıyor, resim boyama vs yapıyor...

Saat 12.30 da azad ediliyoruz, genelde Cepa da bir öğlen yemeği yiyoruz, sonrasında genelde ya bir sinema veya bir arkadaş buluşma aktivitemiz var.

Pazar deseniz saat 9.40 da evden çıkıyoruz (neyse ki biraz daha geç) Deniz Başkent Üniversitesi Çocuk Korosu na gidiyor. Tam 3 saat, saat 13.00 e kadar orada. Ben de bu arada market alışverişi, Pazar gazeteleri, bazen babamlara bir kahvaltı, kocişkom çalışmıyorsa onunla keyifli bir kaç saat şeklinde bu zamanı değerlendiriyorm Saat 13.00 de Deniz'i alıyorum yine duruma göre dışarıda bir aktivite veya aile toplantıları şeklinde günü kapatıyoruz.

Pazar akşamı olduğunda bir bakıyorum 2 günde toplam evimde 3 ya da 4 saat geçirmişim. Uzun zamadır tek isteğim bütün günü TV karşısında bahtiyenin altında kızımla, kocamla geçirmek, mayışmak mayışmak mayışmak.... Bakalım bu hafta sonuna nasip olacak mı?????

26 Kasım 2008 Çarşamba

Bilinçli tüketici olmak

Bilinçli tüketici kimdir? Bir mal veya hizmeti satın alırken temel gereksinimlerini ön planda tutan, alacağı ürünün kaliteli, ucuz ve güvenli olması için gerekli tüm karşılaştırmaları ve araştırmaları yapan tüketicidir.

Bilinçli tüketici sadece alışverişte değil sonrasında da aldığı ürünü gerektiği gibi kullanmayı beceren, varsa kullanma talimatlarına uyan kişidir.

nerden çıktı şimdi bu konu, şuradan çıktı...Belki 2 senedir çamaşır makinemin yumuşatıcı gözü yumuşatıcıyı almıyor. sürekli söyleniyorum, zaten alalı 11 sene oldu, eh artık değişme zamanı diye.... Kafamda oluşmuş ya; büyük eşyaları 10 sene sonra atmak lazım diye direk çamaşır makinesini çöp olarak görmeye başladım. Arada da fazla araştırmadan bir kaç model baktım yenisini alırım diye düşünüyorum, 1000-1500 YTL ye filan taksit maksit alırım diyorum.. Derken efendim, aniden makinenin kapağı kırılınca mecbur servisi çağırdım. (allah dan yeni makine almaya gitmedim!)Gelmişken yumuşatıcı sorununu da söyledim, adama niyetimi anlattım yahu bunu atıp 1000 YTL yeni alayım dedim. Adam bana resmen bön bön baktı, "hanım efendi bu makine bırakılıp onlar alınır mı, bunu bakıma soksak rahat 10 sene daha kullanırsınız bu makinenin muadilleri 2500 ytl" diyerek sağolsun beni vazgeçirdi....

Derhal makinem bakıma girdi, şimdi ilk günkü gibi çalışıyor....

Servis gelmişken bir de bulaşık makinesine baktırayım dedim, o da yaklaşık 1 senedir iyice kirli çıkarıyordu, onu söyledim. Ne kadar toz deterjan kullanıyorsunuz dedi, ağzına kadar doldurduğumu söyledim, genel de de "ball" tipini aldığımı söyledim. Çok şaşırtıcı bir şey söyledi, efendim şehirsuyuna göre deterjan tipi ve miktarı değişirmiş.... Ankara suyu kireçli ama yumuşakmış (bu tezatı anlayamadım!!!) Ankara suyuna sadece 1 tatlı kaşığı toz deterjan yeterli imiş... Ben yaklaşık 4 katı koyduğum için fazlası da durulumandığı için tabaklara kir ile yapışır kalırmış... Ayrıca Ankara 'ya tavsiye edilen jel veya "ball" değil toz deterjanmış... Gerçekten de bulaşık makinesi sorunum İstanbul'dan geldiğimden beri başladı, mesela İstanbul'da tavsiye edilen toz değil "ball" imiş...

Velhasıl servisin doğru yönlendirmesiyle büyük bir masraftan kurtuldum, üstüne deterjan tüketimim de azaldı; bundan sonra da eğitimli bir insan olarak daha bilinçli bir tüketici olmaya karar verdim......

23 Kasım 2008 Pazar

36 biterken

Bugün benim doğum günüm....

Bakın hayat bana neler öğretti?

Hayatta her şeyin başında sağlık olduğunu, onsuz hayatın hiç bir anlamı olmadığını öğrendim. Konu ile ilgili, rahmetli Sakıp Sabancı'nın "Araba fabrikalarım var ama oğlum benden araba isteyemiyor" lafını hiç unutamıyorum.

İş hayatı ile ev hayatının birbirinin tamamlayıcısı olduğunu, herhangi birinde rast gitmeyen bir durumun diğerini negatif etkileyeceğini öğrendim.....

Pozitif ve negatif enerjinin varlığını ve bunları kısmen yönetebileceğimizi öğrendim.....

İnsanları değiştirmenin mümkün olamayacağını, sevdiğimiz insanların yönlerini değiştirmeğe çabalamak yerine, o yönlere göre şekil almak gerekliliğini öğrendim....

Koşulsuz sevginin sadece anne babadan geldiğini öğrendim....

Şu ana kadar yaptıklarım için değil yapmadıklarım için üzüldüğüm anlarda, aslında yaşamın hep ileriye bakmak olduğunu öğrendim. "Keşke" lerle vakit kaybetmek yerine ders almayı öğrendim...

İnsanların sinirlilik anında söylediklerini çok dikkate almamak gerektiğini öğrendim...

Dürüstlüğün en büyük erdem olduğunu, her şart ve ahvalde bundan ayrılmamak gerekliliğini öğrendim....

Sevgiyi yaşamayı ve gösterebilmeyi öğrendim....

başımıza gelen her talihsziliğin bir sebebi olduğunu, aslında bunların insanları olgunlaştırdığını öğrendim....

"Gerçek Dost" ların çok zor kazanıldığını ve kazanıldığında kaybetmemek için çok emek sarf etmemiz gerektiğini öğrendim....

Şükretmenin mutluluğuma mutluluk kattığını öğrendim....

Can dündar'ın dediği gibi (her ne kadar kendisine bugünlerde biraz "kıl" sam da) "Her canlının ölümü tadacağını, ama sadece bazılarının hayatı tadacağını" öğrendim. İşte ben o hayatı tadanlardan olmaya çalışıyorum... Hayatın bana verdikleri için minnettarım, ben de mutlu olmak ve etrafıma mutluluk saçmak için çabalıyorum...

İyi ki doğdum!!!

16 Kasım 2008 Pazar

Eyvah kızım büyüdü!


"High School Musical 3 " filmidir gidiyor bizim evde. Deniz ve bir arkadaşını sinemaya götürme sözüm var idi, onlarda bu filmi seçmişler. Benim hafızamda bu film muhtelif aşkların yaşandığı gençlik filmi olarak kalmış, bundan dolayı hiç kondurmuyorum, Deniz herhalde başka filmden bahsediyor diye düşündüm hep... Her gün Deniz'e soruyorum "kızım Şimal ile konuş, bu film çocuk filmi değil" diyorum ertesi gün yine geliyor "High School Musical 3 'e gidicez di mi anne diye..."

En sonunda Cinebonus'u aradım, film 7+ ve gelenlerin çoğu 7-11 yaş arası imiş. Bir kaç arkadaşını aradım, evet filme giden olmuş, muzur sahneler yokmuş...Allah allah... Neyse, netice itibarı ile Cumartesi günkü muhtelif org, Fransızca kurslarımızı bitirdikten sonra filme vasıl olduk...

Gerçekten de film de herhangi bir muzur sahne yok, film lise son gençlerinin üniversiteye geçiş hazırlıkları, mezuniyet töreni ve yıl sonu müzikalini konu alıyor. İçinde aşk da var tabii ama masumane. Ancak yine de bana bu film benim ortaokul yıllarında bir heves beta video kaset kiralayarak seyrettiğim filmleri hatırlattı. Ben o yıllarda 14-15 yaşında idim, Deniz ise 8..... Nesil farkı dedikleri bu olsa gerek, yaşamaya başladık bile!!!

15 Ağustos 2008 Cuma

Yazamıyorum.......

Yazmayalı 1 aydan fazla olmuş... Yazın güzelliği insanı hiç bir şey yapmamaya mı yoksa çok şey yapmaya mı zorluyor bilemiyorum. İşten geliyorum, çok çok yoğun geçiyor günlerim, hava sıcaksa hooop sitenin havuzuna. Biraz yüzme, biraz kızım ile oynama, akşam yemeği, kocişkomla uzun balkon muhabbetleri derken günler geçip gidiyor...

Görünen o ki bu tembellik biraz daha sürecek, vallahi yazmak hiç mi hiç içimden gelmiyor! Umarım çok sürmez, çünkü resimler, anılar vs birikiyor aslında bir an evvel aktarmak istiyorum ama elim varmıyor işte....

Acıcık daha müsaade, ay sonuna kalmaz görüşürüz......

13 Temmuz 2008 Pazar

7 yıldan sonra...

Bugün 9. gün, Deniz tatilde…. Allah dan sorunsuz, keyfi çok gıcır…

Malum çocuğun doğumu ile insan hayatı bambaşka bir düzene giriyor ve hayat sanki hep öyleymiş gibi akıp gidiyor. Dedim ya bu bizim ilk uzun ayrılığımız, daha önceleri 3-5 günlük iş gezisi ve kısa tatiller gibi biz evden çıkmıştık ama onun çıkıp da gittiği ve bizim evde kaldığımız böylesine uzun bir dönemle ilk kez karşılaştık.

7 yıldan sonraki bu ilk uzun dönemli ayrılığımızda anladım ki çocuktan sonra günlük hayatımızda yapmayı çok özlediğimiz çok basit şeyler var… Sabahları yayıla yayıla uyumayı, evin içinde istediğin rahatlıkta dolaşmayı, romantik akşam yemeklerini, sadece zeytinyağlı ve aperatif yemeklerle beslenebilmeyi, iş çıkışı haldır haldır eve gelmemeyi, sarhoş olmaktan korkmadan içebilmeyi, spontan bir şekilde evden çıkıp dışarıda bir şeyler yapmayı, eve istediğin saatte girip istediğin saatte çıkmayı….

Bunlar son 7 sene de özlediklerim… Ama en çok? En çok dokuz gün ayrılığımızdaki kızımı özledim…. Yani….

Cuma akşamı yanındayım…………

5 Mayıs 2008 Pazartesi

Mutluluk Oyunu


Polyanna'yı bilir misiniz? Hani şu herşeyden bir mutluluk çıkaran kızın hikayesini...O kadar severdim ki Polyanna kitabını belki on defa okudum. Şimdi de kızıma aldım ve en az beş kez de onu okudum bu kitabı....

Unutanlara hatırlatma yapayım hadi....

Polyanna ölen annesinin ardından babasıyla birlikte fakir bir hayat sürmektedir. Babası onu hayata bağlamak ve hep mutlu bir hayat yaşaması için bir "mutluluk oyunu" uydurur, oyunun kuralı herşeyden mutlu olunacak bir taraf çıkartma gerekliliğidir.

Polyanna ve babası o kadara fakirdir ki, "kadınlar derneği" denen bir derneğin yardımları ile hayatlarını sürdürmektedirler. Bir gün dernekten bir bebek ister, bir zaman sonra oradan bir sandık gelir. Polyanna heyecanla sandığı açar, bebek beklerken sandıktan bir çift koltuk değneği çıkar. Önce çok üzülür arkasından babası ona oyunu hatırlatır, sonra ikisi birlikte bu işe sevinirler ; neden mi? Bu değneklere ihtiyaçları olmadıkları için!!!!

15 gün oldu eşim değnekleri attı ve son 3-4 gündür de tamamen normal iş hayatına döndü. Biz de şimdi tıpkı Polyanna gibi bu değneklere ilelebet mahkum olmadığımız için çok mutluyuz....

Kızıma da Polyanna'yı okuyarak hayat felsefesinde hep mutlu olması gerektiğini öğretmeğe çalışıyorumb(zamane çocuklarına bunu öğretmek öyle zor ki!) Çünkü ben çocuğumun herşeyden önce mutlu olmasını diliyorum. Başına ne gelirse gelsin haline şükretmesini, hep beterin beteri olacağını düşünmesini istiyorum. Doyumsuz bir çocuk olsun asla istemiyorum!

Neyse bakalım konu yine dağıldı biraz, bugünlerde bloğumu ihmal ettim, Eray'ın iyileşme sürecinin önemli parmağı var bu işte... Bugünlerde daha fazla hayatın tadını çıkarmaya çalışıyoruz (hazır işe gitmiyorken), bol sinema, akşamları Park caddesi'ne kaçışlardaydık son 2 haftadır...

Bu arada Park caddesi evimize sadece 7 dakika mesafede Çayyolu'nun Arjantin caddesi şeklinde gelişme yolunda (hatta daha bile güzel oldu bence) Quick China, Mezzaluna, Kıtır, Özsüt, The Wall, Taps, Meal & Rouge, Tike şimdilik gözde mekanlar. Her geçen gün yerine yenileri ekleniyor....

Gerek iyileşme kutlaması gerekse Anneler Günü kutlaması için Cumartesi akşamı "The Wall" da idik, The Wall İstanbul ve Ankara The Wok'un Çayyolu şubesi... Çok güzel dekore edilmiş, inanılmaz lezzetli mutfaği olan seçkin bir mekan....Fiyatlar çok pahalı ama verdiğinin karşılığını alıyorsunuz, özel günler için tavsiye edilir....Esasında Wok suşisiyle çok popuüler, gözünüzün önünde Japon bir bayan yapıyor sürekli ama eşim et ben ise somon tercih ettim...

Hay Allah konu çok dağıldı, Polyanna ve mutlulukdan girdim suşiden çıktım, nasıl oldu ben de anlamdaım:-))

29 Mart 2008 Cumartesi

Sağlıksal durumlar...

Ocak ayından beri dişçiye taşınıyorum, kısım kısım 4 kez yapılan diş eti ameliyatlarından sonra dünkü ameliyata hazırlık için ağzımın biraz toparlanmasını bekledik ve esas cerrahi ameliyat dün yapıldı.

Bu seferki öncekilerden çok farklı eni konu bir ameliyat idi. Tam 2 saat sürdü. Önce dökülmekte olan köprüm kesildi, arkasından onun bağlı bulunduğu diş etimde gömülü olan köpek dişim çıkarıldı (her nasılsa ergenlik çağında çıkan bir dişi yolunu şaşırıp çıkmayıp diş etinde gömülü vaziyetde kalakalmış) 4-5 ay sonra ağızda son teknoloji olan Implant yapılacağı içi o dişin alınması gerekiyordu. Arkasından o bölgede eriyen kemiklere ilave yapmak üzere alt diş etim açıldı, oradan küçük bir kemik alındı, üst taraftaki yere montelemek üzere törpülendi ve üst tarafa montelendi. Yani ağız içinde bir kemik nakli yapılmış oldu. Sonrası dikiş...

Bu anlamda tahmin edeceğiniz üzere berbat vaziyetdeyim, dün eve geldiğimde ağzım, yüzüm komple şiş ve yol boyunca kanayayan ağzımla üstüm başım kan revan idi. Deniz beni böyle görünce çok korktu ve ağladı, evde babaanne, anneanne ve Zeycan olmasına rağmen susturamadılar, müthiş üzüldü. Annelik duyguları ile yine onu güldürmeyi başardım, konuşamadığım için bütün akşam yazıştık herkesle... Ona bu akşam yemeğğim ne biliyor musun dedim? Cevap olarak da "1 KG DONDURMAAAA" deyince çok güldü ben de dondurma yicem diye tutturdu.

Geceyi uykusuz ve yanağımda buz ile geçirmem tavsiye edildi, bütün geceyi öyle geçirdim. Dünden beri sadece dondurma ve meyve suyu içiyorum. yarın akşam dahil böyle geçecek, haftaya Cuma'ya kadar da sadece çorba ve yumuşak şeyler yenecek. Yanağım hala çok şiş, müthiş tipsizim, ağzımda yaklaşık 50 dikiş yüzünden doğru dürüst konuşamıyorum, gülme işini zaten hiç beceremiyorum. Bu durum 1 hafta böyle sürecekmiş (tabii ki azalan bir süreç ile) işle birlikte zorlu bir hafta bizi bekliyor....

Akşam çok komikti, telefon çaldı, herkes içeride idi, Eray ve ben salonda idik, Eray telefona koşamıyor (ayağından dolayı) ben de alsam açıp konuşamıyorum:-)) Körler sağırlar birbirini ağırlar şeklindeyiz evde...

Bu anlamda hafta sonunu komple evde geçiriyoruz, misafir bile kabul etmedim vesile ile evimde bezmek istiyorum. Gün içinde dinlendim, Persepolis'i bitiriyorum, gazetelerimi okuyorum, Deniz'in kitap okumasını dinliyorum... Eray'cım da vesile ile konuşamadığım için dırdır dinlemeyecek bir kaç gün, herhalde o da kendi çapında mutludur!

siz siz olun dişlerinizi ihmal etmeyin, ben İstanbul'da iyi diye düşündüğüm ancak teknolojisi hiç olmayan bir dişçi yüzünden bunları çekiyorum. Zira diş etlerimdeki kemik kaybı panoramik resim ile görüntülenebilseydi o zamanlar daha erken fark edilip ameliyat noktasına gelmeyecekti muhtemelen. Sağlıcakla kalın....

19 Mart 2008 Çarşamba

Nefes almadan....

Tabiri caizse böyle yaşıyorum son zamanlarda, nefes almadan, hızla...

Son 1 haftamı özetleyeyim, cumartesi Fransızca kursumdan sonra Deniz'i anneme bıraktım, doğru dişciye... Arkasından Deniz'in 2 arkadaşı için doğumgünü hediyesi aldım; Tunalı'da avare dolaştım biraz iyi geldi..

Eşim dükkana gidemediği için dükkna gittim biraz kolaaçan ettim bu cumartesi daha uzun kalmak üzere söz vermek zorunda kaldım:-(((

Akşamında sevgili Yalçın-Sinem'in kızları Duru'nun 5. yaşgünü partisi var idi, Eray da geldi, ilk kez çıktı evden.... Keyifli geçti çok, eski dostlarla karşılaştık muhabbet muhabbet derken gecey bitiriverdik. Hepimize iyi geldi bu parti işi de. Sinem'e söz verdim, resimleri inşallah Facebook da yayınlayacağım en yakın zmanda...

pazar günü sabah Noeller geçmiş olsuna geldiler 2 saat kadar çocuklar oynadı, 2 ay olmuş görüşmeyeli?? Arkasından bir komşumuz daha geçmiş olsuna derken, saat 15.00 oldu. Ziyaretlerin arkasından attım kendimi markete 1 haftalık alışveriş, sonra Eray'ın banka işleri (allah a şükür Pazarları açık banka var!) ev toparlama derken Pazar da böyle bitti.

Pazartesi günü akşamı tüm hafta sonu gidemediğim kuaföre gidip,saçlarımı boyattım. Dün Zeynep'in Inkılap T sınavı için yardıma gittim, bugün boşum, yarın Aşk-Memnu adlı tiyatrodayım, Cuma akşamı ise çok sevgili Selda ablamın oğlunun düğünündeyim. Cumartesi Fransızca kursu ve dükkan olayı....

İşte hayatım böyle geçiyor hızlı hızlı... Bu arada hükümet sorunları ile de ilgili içimdekileri yazmak istiyorum ama NO TIMEEEEEE

Şimdilik bu kadar, nane şekeri sobeni yeni gördüm vallahi yazıcam en yakın zamanda...

11 Ocak 2008 Cuma

yine yeniden:-(, :-), ?, !

Hani bir önceki yazımın bitiminde dedim ya 2008'e çok hızlı başlıyorum diye, şimdi bu konuyu açayım...

Son 1,5 aydır görüştüğüm bir firma var idi, 2 mülakat her biri 2,5 'ar saat sürdü ve sonunda kabul edildim. Biraz düşünme payı istedim ve geçen hafta bugün, ben de işi kabul ettiğimi bildirdim kendilerine...

Ne güzel bir haber gibi görünüyor değil mi? siz bir de bana sorun.. İşi kabul etmemle kafam allak bullak, kalbim güm güm, annelik hormanlarım alt üst vaziyetde. 13 ay olacak bu ayın ortasında, tam zamanlı çalışmayalı... Bu 13 ayın hayatıma artıları eksilerinden mutlaka daha fazla. Çünkü 2 aylıkken çocuğumu ellere emanet edip işe gidip 6 yaşı dolduruncaya kadar bakıcılarla çocuk büyüttüm ben. Hem de İstanbul'un ağır koşullarında... Hem de annemin senede sadece 2 kez 1'er hafta kalmasıyla... Hem de ekonomik kriz ile birlikte eşimin iş sorunları ile boğuşarak... Hem de günde 40 km uzaklıkta bir işe giderek....

İşte bu anlamda çok iyi geldi bu ara anne kız ikimize de... Doyasıya öpüş koklaş olduk, gezdik, eğlendik 1 sene boyunca. Kanımca bir çocuğun hayatındaki en önemli en önemli dönemlerinden olan ilkokul 1'in yarısını da birlikte devirmek üzereyiz. Canım ona sürpriz yapmak istedi, çat kapı tenefüsüne giderek kucakladım onu, servise binmek üzereyken "ceee" yapıp arabamla alıp şarkı söyleyerek döndük eve... Öğretmenleri ile yakınen ilişki kurdum bu arada... yıllar boyu yapamadığım şeyleri yaptım, hani çalışırken kıskandığım o ev hanımlarının yaptıklarını yaptım ....

eeee ne oldu da büyü bozuldu? veya bozulmak zorundamıydı ki ben yeni bir işe gidiyorum??? Bilmem ki? Çok düşündüm bu konuyu kendi kendime; 35 yaşındayım, hayatımın en verimli dönemindeyim, böyle evde turarak mı geçmeli hayatım diye çok düşündüm. Aslında evde de oturmuyorum, yani biliyorsunuz, ben Alman bir firmanın Türkiye temsilcisiyim ve home-office çalışıyorum ama yetmedi işte... Manevi anlamda yetmedi çünkü enerjimin hepsini almadı bu iş benim... Daha fazla enerjim var ve bunu iş hayatında açığa çıkarıp hem kendimi daha fazla geliştirmek hem de kariyerime devam etmek istedim...Şimdi bir itiraf duyacaksınız benden; bir de elalem "Aman Nazlı da fıstık gibi işi bırakıp Ankara'ya gitti evde oturuyor" demesin istedim bir yandan da.... Haa bir de işin maddi boyutu var tabii, eşim ticaret yapıyor, çok şükür her şey yolunda ama ya böyle gitmezse??? Özel okulda okuyan bir çocuğum var, bu durumu korumalıyım ve de üstelik hayat standardımızı daha da geliştirmeliyiz diye düşündüm ve iş arayışına başladım....

İyi bok yedim, şimdi ne olcak? Güzel bir ünvan verildi bana, "Satın Alma Müdürü ve Organizasyon ...." sı oldum. (.... düşünülüyor henüz). Maaşım idare eder, iş yerim Ankara standartlarına göre çok uzakta, 27 km kadar....mesai saatleri de kötü bana göre, ama 2 hafta normal saatte 2 hafta 45 dakika geç gideceğim işe, bu durumu kabul ettiler... İşe de sömestr sonrası yani 11 Şubat'da başlayacağım, son kez kızımla bir tatil keyfi yapayım diye düşünerek öyle istedim... Amma velakin, işe başlamayla birlikte, eee çocuğumu sabahları kim bırakacak, evin düzeni ne olacak, çocuğum ödevlerini nasıl yapacak? Çat kapı okula gidemeyeceğim artık hiç, ona hiç sürpriz yapamayacağım.... Gün içinde çat kapı "anne çayı koy ben geliyorum" diyemeyeceğim. Yine gün içinde kocişkomla doyasıya gezemeyeceğim, arada yaptığımız kızlarla öğle tatili kahve keyfi yapamayacağım... yapamadıklarımı düşündükce deliriyorum.... Beni en iyi anlayanlardan biri karamelize olacak, çünkü 9 sene İstanbul'da aynı koşullarda yaşadık ikimizde ve de 10 Ocak'da yazdığı yazı şimdiki duygularımla tamamen örtüşüyor..

Bundan sonra kızımla sadece 1,5-2 saat görüşebileceğimiz aklıma geldikçe oynatıyorum....

Anladığınız dağılmış bir vaziyetdeyim, aslında bir yandan da herşeyin İstanbul'daki gibi zor olmayacağını da biliyorum. Şimdiden ayarladım, Deniz'in çok sevdiği bir ablamız var aylık olarak gelecek artık ve hem ev işlerini kontrol edecek hem Deniz'i karşılayacak. E ailem yanımda istediğim an anneciğim gelebilecek, hatta söz verdi haftada 1 gün kalacak... Eşim iş saatleri uygun olduğu için okul sürprizlerine devam edebilecek benim yerime... Falan filan..

Bunlara rağmen ben tam mutlu olamıyorum, neden neden neden??? Biri bana yardımcı olabilir mi lütfen??? aldım ya o tadı bir kere, hani çocuğunla doyasıya vakit geçirme fırsatını, çok zor geliyor şimdi..Doğum izninden sonra işe ilk gittiğim günü dün gibi hatırlıyorum. Deniz'i emzirdim, öptüm kokladım ağlayarak Emi'ye verdim ve 40 km boyunca ağladım yolda... İşe geldim öğlen 12.00'ye kadar ağladım odamda, hiç unutmuyorum patronum geldi "kızım git git ne olur evine git rahatça toparlan öyle gel" demişti bana... Şimdi de aynı duyguları tekrar yaşıyorum...

Sizce iş hayatıyla birlikte bir kaç ay içinde aşağıdaki kadına döner miyim????

16 Aralık 2007 Pazar

Severiz...

Biz kocişkomla içmeyi severiz, zaten arkadaşlık ilişkimizin aşka dönüşmesin de üniversite yıllarımızdaki rakı sofralarının önemli katkısı olmuştur...Amma velakin yaşımız ilerledikce rakıdan şaraba doğru da bir geçiş yaptık. Son dört beş senedir de evde bir kaç akşamı mutlaka kırmızı şarap içerek geçiriyoruz, hani kırmızı şarabın antioksidan olduğu ilan edildiğinden beri....Yanında peynir çeşitlerimiz, salatalık, cherry domates ooohh tadından yenmiyor yani, severiz biz başbaşa keyifli içmelerimizi...

Son bir kaç yıldır da içki konusunda bir çeşnimiz daha oldu, o da Mey tarafından üretilen HARE likörleri.... Hepsi birbirinden lezzetli; acıbadem ve ahududu favorimiz idi, çok yeni bir tanesini daha keşfettik. O da Kremalı ve Türk kahveli olanı. Tadı aynı Baileys'i andırıyor...

Bu arada 2 dipnot 1)sanmayın ki alkoliğiz, dozunda içeriz biz ama herkes gibi bir kaç vukuatımız vardır tabiii:))) 2)Likör bardaklarım çok güzel di mi? Geçen sene aynı anda ben Mehtap'ıma yılbaşı hediyesi, o da bana ev hediyesi almıştı bunları...

Hani önümüz bayram ya belki misafirlerinize Türk kahvesi eşliğinde ikram edersiniz diye düşündüm; kalanı da arkasından yılbaşı akşamında itinayla tüketilir:-)))

12 Aralık 2007 Çarşamba

Sosyal Sorumluluklarımız

Kurban Bayramı ve yeni yıl yaklaşırken her zaman kontakta olduğum ve taktir ettiğim bir kaç kurumu sizlerle paylaşmak istedim....

Ben kısmen vejeteryan olduğum ve kurban kesimi fikri bana nahoş geldiği için kurban bayramında kurban kesmiyorum ama bir şekilde bu bayramda mutlaka bir yardım yapıyorum. 3-4 sene kurban bağışımı Mehmetcik Vakfı'na yapmış idim, son 4 senedir de Lösev'e bağış yapıyorum.

Ankara'ya taşındığımızdan beri de ayda bir bir şekilde Lösev'e eski eşya toparlayıp götürmeyi de kendime görev edindim. Tüm tanıdıklarıma haber salıyorum, eski eşyalarını ayıklattırıyorum ve gidip onlardan alıp Lösev'e götürüyorum. Zaman zaman stok fazlalığından alamıyorlar veya yeni eşya istedikleri durumlar olabiliyor ama bir şekilde ben elimdeki fazlalıkları ihtiyacı olanlara ulaştırıyorum. Lösev dağıtımlarını inanılmaz organize bir şekilde yapıyorlar, özel kolilere ailenin tüm fertleri için birer eşya diziyorlar; bir kere rastlamıştım ve çok hoşuma gitmişti...

Bunun yanında Çekül Vakfı çok taktir ettiğim diğer bir kurum. Hatta bu sene yılbaşı hediyesi yerine herkese 7 ağaç kampanyası dahilinde "fidan dikimi" hediye etmeyi planlıyorum. Çekül'ün sayfasını açınca okuyacaksınız " Her birimiz günlük yaşamımızda tükettiğimiz kağıt, kalem, mobilya, yakacak gibi çeşitli gereksinimlerimiz için yılda ortalama “7 Ağaç”ın kesilmesine neden oluyoruz. Bir başka deyişle, her yıl doğaya, “7 Ağaç” borçlanıyoruz. İşte bu anlamda doğaya olan borcumuza karşılık katkıda bulunmak ve de kılık, kıyafet, tabak, çanak gibi artık fazla eşyalarımızın üzerine yeni birini eklememek için bu seneki hediyem 7 ağaç olacak sevdiklerime... (7 ağaç bedeli 30 YTL, bence çok da uygun)

Bu arada tabii ki unutmamamız gereken Tema var, yine "Meşe Projesi" mutlaka hepimizin katılması gereken bir proje... "7 ağaç" fiyatını çok bulanlar yarı fiyatına "meşe projesine" katılabilirler...

Hani hazır hepimiz şu anda ne hediye almalıyım diye düşündüğümüz bir dönemdeyiz ya, hatırlatayım dedim, capitalist sistemin objelerini bir kenara bıraksak da biraz daha faydalı şeylere yönelsek, ne dersiniz?

7 Aralık 2007 Cuma

Ruhumdaki huzur....

Ruhum dingin, müthiş huzur kaplı bugün tıpkı üstümden tonlarca kiloluk bir yük kalkmış gibi... Tahmin edeceğiniz üzere özel bir sebebi var, evet bugün mevlüt okuttum evimizde. İlk kez yaptım bu işi, ne zamandır istiyordum aslında hem tüm ölülerimiz adına hem yeni evimiz ve yeni hayatımız adına. En sonunda geçenlerde eşimin annesinin İzmir'den bizi ziyarete gelmesi ve kayın babamın ölüm yıldönümü olan 25 Kasım onun ziyaretine denk gelmesi vesile oldu bu mevlüde...

Çok genç hepi topu 24 yaşında, modern ve muhteşem sesli bir hafız okudu duamızı. Dua boyunca aklımdan geçti hep kayın babam, anneannem ve büyükbabam.

Kayınbabam inanılmaz sakin, yavaş hareketli, hep pozitif ve eşine karşı çok hürmetkar bir adamdı... Eşim de pek çok yönünü ondan almış, ruhu şad olsun..

Büyükbabam; beş vakit namazında, hacı, oldukca dindar ama inanılmaz zeki ve akıllı bir adam... Tarih, coğrafya konusunda üstüne yok, her zaman çok okuyan ve okuduklarını çevresindekilere çok güzel aktarabilen bir kişilik, ruhu şad olsun...

Veee anneannem, o kadar özel bir kadın ki kelimeler kifayetsiz kalır onu anlatmaya.. zamanında eşine çok az rastlanır, Almanca, İngilizce bilen ve rahatlıkla konuşabilen, 70 yaşına kadar bilfiil Akdeniz'de bir otelde idarecilik yapmış, torunlarını elinden tutup operalara, sinemalara götüren bir Cumhuriyet kadını idi o; ruhu şad olsun...

Mevlüdün bir başka yönü de Deniz'e dinimize ait bazı şeyleri aktarabilmek. Çocuklarımıza pek çok şeyi söz ile anlatamıyoruz ama yaşayarak, model olarak anlatabiliyoruz aslında. Ben de ona evde sevdiklerimizle, topluca dua etmenin iyi bir şey olduğunu arada sırada bunu yapmamız gerektiğini anlatmaya çalıştım, en azından kulağına kar suyu kaçırdım... Her ne kadar modern bir hayat sürsek de bazı değerlerimizi, geleneklerimizi mümkün olduğunca çocuklarımıza aktarmalıyız diye düşünüyorum...

Sonuç olarak şu anda ruhum dinginlik, huzur ve mutluluk dolu....

5 Aralık 2007 Çarşamba

Yılbaşı yaklaşırken....

Dün gündüz vakti attım kendimi Cepa'ya hadi şöyle kalabalık olmadan yılbaşı vitrinlerine bir göz atayım diye... Sonra birden eski yılbaşılar geldi aklıma, çocukluğumun yılbaşıları...

Ne vardı ne yoktu o zamanlar.... Aşağıdaki gibi bol süslü yılbaşı ağaçlarımız yoktu, sadece TV lerde, filmlerde görürdük bu ağaçları...

İçine küçük hediyeler koymak için yapılan şimdi envai çeşitde bulunan kumaş Noel Baba çizmeleri de yoktu....


Evimizin kapısına astığımız çelenklerden de yoktu....Dün ise biraz çarşıya çıkıp biraz daha yılbaşı süsü alsam mı ağacımıza dediğim anda neye uğradığımı şaşırdım, seçenekler o kadar çok ki şaşıp kalıyor insan...

yazımın başında dedim ya aklıma eski yılbaşı akşamlarımız geldi diye, peki nasıldı eski yılbaşılar hatırlayalım bakalım...İlk aklıma gelen şey Zeki Müren konuşması; nasıl merakla beklerdik heyecanla... Hani saat 11.55'de Zeki Müren çıkar o ağdalı Türkçesiyle "kutlu olsun efendim" li muhteşem bir konuşma yapardı....


Vee saatin 12.00 olmasıyla başlardı Nesrin Topkapı dansı...
Çok net hatırlıyorum, aylar öncesinden başlardı okullarda, evlerimizde Nesrin Topkapı muhabbeti, acaba bu sefer ne dansı yapacak, nasıl giyinecek diye.... Hepimiz TV karşısında kuruyemiş yerken ağzımız bir karış açık Zeki Müren'i ve Nesrin Topkapı'yı beklerdik. Hey gidi günler hey...

Şimdi ise Avrupalı gibi olduk, 1 ay öncesineden çoğumuz başlıyoruz ağacımızı yoksa evimizi yılbaşı süsleri takalım diye...Akşamları otellerde, restaurantlarda binbir çeşit aktivite var seç seçebilirsen.. Bir heyecan bir heyecan...Kızımın aklına da dün düşmüş ne zaman ağaç süsleyeceğiz diye, hafta sonuna söz verdim, Fransızca kursum, onun tenis kursu, yine onun 2 adet doğum günü partisi ve okulca gidilecek tiyatrodan vakit bulduğumuz ilk fırsatda ağaç süsleyeceğiz hafta sonu!

23 Kasım 2007 Cuma

Yaş yolun yarısı (mı acaba??)

Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder
Dante gibi ortasındayız ömrün
Delikanlı çağımızdaki cevher
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün
Gözünün yaşına bakmadan gider

Demiş Cahit Sıtkı Tarancı ama Allah’dan onun gibi düşünmuyorum:-)))

Yolun yarısı fikri berbat bir fikir, herhalde sıkıtılı bir zamanında yazmış şair, ben ise hayatı,her yaşı “yaşanılacak, öğrenilecek tatlı ve tuzlular olarak algılıyorum”. Felsefem her zaman pozitif olmaya çalışmak... Hayat bir okul gibi bana göre, güzel günler zaten güzel ama başımıza gelen üzücü nahoş şeyler ise bir sınav bence... İşte işin özü burada, sınavı başarıyla vermek veya verememek... Yani ben başıma gelen üzgün olayları “vah bu benim başıma niye geldi” diyenlerden değilim... Bu tip olaylara sabırla göğüs gerip hakkından gelmeye çalışıyorum, mutlaka bu olayın başıma gelmesinde bir sebep var diye düşünüyorum... (daha doğrusu düşünmeye çalışıyorum) Dönüp baktığımda yaptığım şeylerden duyduğum hiç bir pişmanlık yok, sadece ve sadece olaylardan çıkartılan sonuçlar var. Doğru yaptığım şeyler için kendimle gurur duyarken yaptığım yanlışlardan da ders alıp gelecek için bunları düzeltmeyi felsefe edindim kendime...

Eşimle bir araya gelip dışarı çıktığımızda hep aynı şeyi düşünüyoruz, hala kendimizi üniveriste yıllarımızda olduğu gibi hissediyoruz, Geçenlerde Rahmi Koç’un getirttiği Leonarda da Vinci’nin orijinal tasarımlarını yaptığı makineler sergisi için ODTU’deyiz Eray ile gündüz vakti, şöyle söylüyorum Eray’a “ya etrafımız öğrenci dolu ve biz onlardan en az 15 yaş büyüğüz, ama öyle hissediyormusun peki?” Aynen şöyle cevaplıyor eşim “ Aaaa öylemi o kadar büyük müyüz ya, ben kendimi onlar gibi hissediyorum” Gülmekten yerlere yatıyoruz, insanın gerek aile ortamı gerekse arkadaş çevresi de enerjisini azaltabiliyor veya arttırıyor, Allah’dan benimkisi arttıran cinsten...

Bugün önce anneme babama teşekkür edeceğim bana bu hayatı bahşettikleri için, onlar beni aramadan ben onları arayacağım... Gün içinde bir sürprizim var, kızım koroya seçilmiş, yarın ki öğretmenler günü için minik bir kutlama olacak okulda onu izleyeceğim... Akşama "Kerem Görsev Trio St Petersburg Project" programındayız Caz festivali kapsamında... Çıkışta da bakalım ne sürprizim olacak kocişkomdan!

Şiirle başladık, şiirle bitirelim yine Cahit Sıtkı’dan..
YAŞIM İLERLEDİKÇE

Yaşım ilerledikçe daha çok anlıyorum
Ne büyük nimet olduğunu ah ey güzel gün
Boş yere üzülmekte mana yok, anlıyorum
Kadrini bilmek lazım artık her açan gülün
Şükretmek türküsüne daldaki her bülbülün
Yanmak da olsa artık aşk ile yaşıyorum



İyi ki doğdum beeennnn!!!!!!!!!!!