27 Aralık 2007 Perşembe

Ölümün acı yüzü

Bayramın ilk günü sabah saat 9.30... Telefonum çalıyor cepten, arayan İstanbul'dan eski komşum ve can dostlarımdan Gülin. Herhalde bayramımı kutlayan ilk olmak istiyor diye düşünerek açıyorum telefonu. Telefondaki ses berbat, "Nazlı Işıl bir çılgınlık yapmış hastanede, ailesinden birinin telefonunu biliyormusun" diyor Kafamdan kaynar sular dökülüyor, elim ayağım boşanıyor... Lise devre arkadaşları arasında bir telefon zinciri oluşturuyorum ama bizden önce bir şekilde ulaşılıyor ailesine....

İlk haberler iyi olduğu yolunda,biraz olsun rahatlıyoruz, sonraki haber kötü; "felç kalacak yaşarsa" deniliyor...

Öğle vakti yine Gülin arıyor ağlayarak ve acı haberi veriyor....

Hıçkırıklara boğuluyoruz telefonda....

Işıl liseden eşimin devre arkadaşı. Eşim ve ben yıkık vaziyetteyiz, ikinci kez yaşadığım arkadaş acısı derinden vuruyor beni....

Sürekli silüeti gözümün önünde ışıl ışıl bakan gözleriyle, muhabbetlerimiz, Işıl'ın özel çipura-kremalı patates davetleri, geç saatlere kadar yaptığımız dedikodularımız, Family Cafe akşam yemeklerimiz, Eylül ayında İstanbul ziyaretimde evinde kaldığım 2 geceye ait birlikteliğmiz, kızıma göstediği sevecenliği, aldığı hediyeler ve daha nice anılar.... Bitmez ki , say say bitmez ki. Söyleyin bana gerçek dostların paylaştıkları biter mi?

Ankara'ya bölük pörçük taşındık biz, eşim haziran'da ben Aralık'da. İşte bu 6 aylık yanlızlığımda öyle yakınlaştık öyle destek gördüm ki unutamıyorum...

Yaşadığım şoktan normal hayata bir kaç gün sonra ancak dönebildim, ağla ağla olmuyor, dal git uzaklara olmuyor, ne yapalım ölenle ölünmez diyoruz ama çok zor, inanasım gelmiyor hala...

Hala hayatta olan anneannesini düşünüyorum, Eylül ayında tanışmıştım onunla. 90 yaşında; hayata bağlılığı, şık giyimi, makyajı ve sohbetiyle çok etkilemişti beni. Işıl'da onu model alırdı hep, her buluşmamızda lafı geçerdi anneannesinin... Şu an ise düşünemiyorum ne haldeler. nasıl katlanacaklar bu acıya bilemiyorum...

hatırlıyormusun Işıl bana verdiğin sözü? Hani Gülin, Mehmet sen kış geçince hafta sonluğuna gelecektiniz? Ne planlar yapmıştık? kader bize feyk hattı, tutamadın Işıl sözünü.........

Çok seviyorum seni birtanem yerinde rahat uyu. Dua ediyorum her akşam annen, anneannene ve tüm sevenlerine... sabır göstermeleri için........

19 Aralık 2007 Çarşamba

Sobelenmişim!

Yeni tanıştığım (sadece blogdan değil, face to face olarak da yani:-))) ) deniz sobelemiş beni, sobe konumuz takıntılar; ilk aklıma gelen şunlar....

* Mutfakta ne yapacaksam yapayım, önce mutlaka mutfağı temizlerim. Yani pis tezgah, dağınık bir mutfakta asla işe başlamam ben!

* Peynir hayatımın "olmazsa olmaz" ıdır. Sabah kahvaltısında mutlaka peynir yenmelidir, ola ki yenmedi (ki yılda 3-5 günden fazla olamaz) akşam yemeğinde mutlaka! Peynirsiz bir gün geçemez benim için....

* Bu sene oluşan yeni bir takıntım var, kızımı servisten alınca yolda yürürken daha eve girmeden defterini çantadan bulup ne yaptığına bakıyorum; resmen takıntı şekline dönüştü, sabredemiyorum eve kadar!!!

* Tek başına yatağa girememe takıntım var, iyigeceler derim ama arkasından en az 1 saat daha otururum; illa eşimle aynı anda gireceğiz, ya bırak işte adam senin beğenmediğin filmi seyredecek, hasta ruhlu kadın:-)))

* Kızımın uyku saati de takıntı bende, 1 saat geç yatmasına dayanamıyorum. Eşim hiç sevmez bu huyumu "takıntılısın ne var biraz gecikse" der ama ben inat ederim... Çünkü sabah Deniz'i yataktan kazıyarak uyandırıyorum!

"Takıntılar" konulu sobenin şartı üç kişi sobelekmiş, haydi bakalım yeni tanıştığım sevgili zamandan sızan, yine yeni tanıştığım ve de yeni sayfasına taşınan müthiş keyifle okuduğum sevgili Bengi, ve de kankamın kardeşi sevgili serap (huuuu nerelerdesin, ebe sobe!) SOBELEDİM SİZİ:-)

17 Aralık 2007 Pazartesi

Mevlana

"Gel, Gel, ne olursan ol, gel!
İster kâfir, ister mecûsî, ister puta tapan ol, gel! Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir. Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel!"

var mı böle bir hoşgörü, ne güzel bir söz değil mi, şu an tüylerim diken diken TRT 2 'deki Şeb-i Aruz'u seyrediyorum. Bir kaç saat önce de buradan geldim... Olga Bale bu seneki Mevlana Yılı kapsamında sema formunda çok güzel bir modern bale gösterisi hazırlamış, keyifli bir gösteri sundular bize...

Internetden biraz araştırma yaptım ve özellikle şu sayfada okuduklarıma inanamadım. ne olur açın okuyun ve bakın Hollanda'da nasıl kutlanmış Mevlana bu sene...

Aşağıdaki video yine Hollanda kutlamalarından...


Hay allah kahroldum ya bu sene bu kadar imkanım varken nasıl akıl edemedim şu kutlamalara gitmeyi? Neyse Deniz biraz daha büyüsün mutlaka götürmeliyim onu....

Bu arada geçen hafta kızımın okulunda yeni yıl kutlamaları için 3 günlük bir panayır var idi. Ben de hazır fırsatım var iken koştum doğru okula bakalım şu panayırda neler var diye.. Yaklaşık 5 masa kurulmuş lise binasında, bir tanesi UNICEF standı diğerleri ise çocuklara yönelik muhtelif hediyelik eşya.. Neyse konumuz Mevlana saptırmayalım, hani Tevfik Fikret Fransızca öğretim veren bir kurum ya bu anlamda Christmas tatili de var, çünkü okulda çok fazla Franzsız öğretmen var. Ben de Christmas yakın olduğu için, okula giderken okulun Avrupai bir şekilde yılbaşı süsleri ile dolu olacağını düşünürken, lise binasına girdim; bakın neler var idi...






Christmas süsü beklerken Mevlana süslemeleri ile karşılaşmak çok hoşuma gitti doğrusu. Zira zaman zaman Fransız kültürü baskın olabilir mi diye kaygılanırken bu tezimi git gide çürütüyorum. Türk kültürü her zaman baskın, doğal olanı bu ve böyle olmalı...

Mevlana'nın ulvi bir sözüyle başladık yine öyle bitirelim; bu sözü ilk kez duydum ben ve çoook çoook hoşuma gitti, sizlerle de paylaşmak istedim..

Ben dostlarımı ne kalbimle,
ne de aklımla severim.
Olur ya ...
Kalp durur ...
Akıl unutur ...
Ben dostlarımı ruhumla severim !
O ne durur, ne de unutur ...

16 Aralık 2007 Pazar

Severiz...

Biz kocişkomla içmeyi severiz, zaten arkadaşlık ilişkimizin aşka dönüşmesin de üniversite yıllarımızdaki rakı sofralarının önemli katkısı olmuştur...Amma velakin yaşımız ilerledikce rakıdan şaraba doğru da bir geçiş yaptık. Son dört beş senedir de evde bir kaç akşamı mutlaka kırmızı şarap içerek geçiriyoruz, hani kırmızı şarabın antioksidan olduğu ilan edildiğinden beri....Yanında peynir çeşitlerimiz, salatalık, cherry domates ooohh tadından yenmiyor yani, severiz biz başbaşa keyifli içmelerimizi...

Son bir kaç yıldır da içki konusunda bir çeşnimiz daha oldu, o da Mey tarafından üretilen HARE likörleri.... Hepsi birbirinden lezzetli; acıbadem ve ahududu favorimiz idi, çok yeni bir tanesini daha keşfettik. O da Kremalı ve Türk kahveli olanı. Tadı aynı Baileys'i andırıyor...

Bu arada 2 dipnot 1)sanmayın ki alkoliğiz, dozunda içeriz biz ama herkes gibi bir kaç vukuatımız vardır tabiii:))) 2)Likör bardaklarım çok güzel di mi? Geçen sene aynı anda ben Mehtap'ıma yılbaşı hediyesi, o da bana ev hediyesi almıştı bunları...

Hani önümüz bayram ya belki misafirlerinize Türk kahvesi eşliğinde ikram edersiniz diye düşündüm; kalanı da arkasından yılbaşı akşamında itinayla tüketilir:-)))

15 Aralık 2007 Cumartesi

Teşekkür

Dün kalbim heyecan dolu kalktım yatağımdan... Yüreğim kıpır kıpır... Neden mi? Çünkü bir önceki gün çok nazik bir davet aldım sevgili gezicini'nden.. Diyordu ki, "sevgili Nazlı biz yarın blogcu kızlar Liva 'da bululuyoruz saat 12.00 de, sen de gelmek istermisin?" Gelmem mi, koşa koşa, zaten gezicini'ni, zamandan sızan'ı ve bembi'yi keyifle takip ediyorum son zamanlarda; üstüne bir de yüzlerini görüp canlı sohbet harika bir fikir olacaktı... Annem her zaman demez miydi bana "Kızım hayattaki en iyi kolleksiyon arkadaş kolleksiyonudur", bu felsefeyle büyüdüm ben ve bu felsefeyi ilke edindim hayatta.. (bu arada annemin lafı bir düşünüre de ait olabilir tabii tam bilemiyorum:-) )

Tanıdığım blogların yanında yenileriyle de tanıştım; deniz, acemiaşcı, çekirdeksiz üzüm ve sevgili Melike... Sonrası ise keyifli yenen yemekler içilen çaylar, sıcak sohbetler....

Buluşmaya gelirken ve de sohbetimiz başlayınca bu grubun çok öncelerden arkadaş olduğunu ve bunu blog aleminde de devam ettirdiklerini düşünmüştüm. Sorunca öğrendimki bir kuzen eşler dışında herkes birbirini blogdan tanımış; müthiş bir sürpriz oldu bana! İkinci sürpriz ise bu grupta bir de şehir değiştirene kadar devletşah'ında yer alması oldu...

Hiç aklıma gelmeyen başıma geldi, yani sanal alem arkadaşlığından reel hayat arkadaşlığına!!! Çok keyif aldım sizlerle olmaktan ve nazik davetiniz için küçük bir teşekkür etmek istedim buradan, sevgiler....

12 Aralık 2007 Çarşamba

Sosyal Sorumluluklarımız

Kurban Bayramı ve yeni yıl yaklaşırken her zaman kontakta olduğum ve taktir ettiğim bir kaç kurumu sizlerle paylaşmak istedim....

Ben kısmen vejeteryan olduğum ve kurban kesimi fikri bana nahoş geldiği için kurban bayramında kurban kesmiyorum ama bir şekilde bu bayramda mutlaka bir yardım yapıyorum. 3-4 sene kurban bağışımı Mehmetcik Vakfı'na yapmış idim, son 4 senedir de Lösev'e bağış yapıyorum.

Ankara'ya taşındığımızdan beri de ayda bir bir şekilde Lösev'e eski eşya toparlayıp götürmeyi de kendime görev edindim. Tüm tanıdıklarıma haber salıyorum, eski eşyalarını ayıklattırıyorum ve gidip onlardan alıp Lösev'e götürüyorum. Zaman zaman stok fazlalığından alamıyorlar veya yeni eşya istedikleri durumlar olabiliyor ama bir şekilde ben elimdeki fazlalıkları ihtiyacı olanlara ulaştırıyorum. Lösev dağıtımlarını inanılmaz organize bir şekilde yapıyorlar, özel kolilere ailenin tüm fertleri için birer eşya diziyorlar; bir kere rastlamıştım ve çok hoşuma gitmişti...

Bunun yanında Çekül Vakfı çok taktir ettiğim diğer bir kurum. Hatta bu sene yılbaşı hediyesi yerine herkese 7 ağaç kampanyası dahilinde "fidan dikimi" hediye etmeyi planlıyorum. Çekül'ün sayfasını açınca okuyacaksınız " Her birimiz günlük yaşamımızda tükettiğimiz kağıt, kalem, mobilya, yakacak gibi çeşitli gereksinimlerimiz için yılda ortalama “7 Ağaç”ın kesilmesine neden oluyoruz. Bir başka deyişle, her yıl doğaya, “7 Ağaç” borçlanıyoruz. İşte bu anlamda doğaya olan borcumuza karşılık katkıda bulunmak ve de kılık, kıyafet, tabak, çanak gibi artık fazla eşyalarımızın üzerine yeni birini eklememek için bu seneki hediyem 7 ağaç olacak sevdiklerime... (7 ağaç bedeli 30 YTL, bence çok da uygun)

Bu arada tabii ki unutmamamız gereken Tema var, yine "Meşe Projesi" mutlaka hepimizin katılması gereken bir proje... "7 ağaç" fiyatını çok bulanlar yarı fiyatına "meşe projesine" katılabilirler...

Hani hazır hepimiz şu anda ne hediye almalıyım diye düşündüğümüz bir dönemdeyiz ya, hatırlatayım dedim, capitalist sistemin objelerini bir kenara bıraksak da biraz daha faydalı şeylere yönelsek, ne dersiniz?

9 Aralık 2007 Pazar

Hafta Sonumuz

Oldukça yoğun bir hafta sonu geçirdik. Ne zaman Deniz'den büyük çocuğu olan birisi ile konuşsam hep ilkokul yıllarında hafta sonlarının doğum günleriyle geçtiğinden söylerler. Hakikaten de durum öyle galiba, zira bizde de başladı doğumgünleri; Cumartesi gününe iki doğum günü düştü, biri sınıftan arkadaşı diğeri de tenisten...

Hal böyle olunca Eray Cumartesi günü ben Fransızca kursunda iken Deniz'i ilk doğum gününe bıraktı.. Kurstan sonra ben de uçarak gittim Taycan'ın doğum gününe (süper anne ruhu var ya bizde:-))) kaçırmayız hiç bir etkinliği... )

Geçenlerde çocuk gibi de yazmış idi ve ben de onu tamamen onaylamış idim. Aslında benim kızım da çok fazla yoğun animasyonlu doğum günlerinden hoşlanmıyor. Takip ettim; kimi oyunlara katılıyor, kimlerine katılmıyor... Deniz de biraz değişik bir kız çocuğu, mesela tüm çocukların bayıldığı balon oyunlarından hoşlanmıyor çünkü balon patlayacak diye ödü kopuyor! Eh balonsuz da parti mi olur diyeceksiniz, vallahi siz de haklısınız... Ama ne yapayım sevmiyor işte... Sonra müzik eşliğinde dans etmeyi de sevmiyor. Tabii benim bloğumda yazdığım "Shakira Deniz" yazımı okuyanlar, Nazlı pes yani dansı sevmeyen çocuk bu mu diyecektir ama vallahi hayatında yaptığı tek dans o işte.. Zaten yazımda da yazmıştım nasıl şok olduğumu Deniz'i görünce öyle...

Neyse konuyu dağıtmayalım aslında kızım bu doğum günlerinde an geliyor eğleniyor, an geliyor bakıyorum sessiz sessiz bir köşede oturuyor. Ben şimdiye kadar doğum günlerini İstanbul da oturduğumuz sitenin kamelyasında yaptım, tam yanında da çocuk parkı vardı, salıyorduk çocukları kendi haline; vallahi çok daha fazla eğleniyorlardı...Yani bizler hem kendi ayakları üzerinde duran çocuk yetiştirelim derken, bir yandan onları doğum günlerinde bile doğal ortamlarına bırakmayıp bir lidere teslim ediyoruz! Tabii herkes böyle yapınca sistemin içine giriveriyorsunuz, bakalım biz nasıl yapacağız bu sene; görünen o ki doğum günleri hep böyle animasyonlu kutlanıyor.

Taycan'ın doğum gününde sınıftan pek çok anne ile sohbet etme olanağı bulduğumuz için keyifliydi bizler için. İşte aşağıda Taycan ve Deniz'in resmi... Bu arada övünmeden geçemeyeceğim ama kızım pek bir şeker idi bu kıyafetiyle.


Bu doğumgünü bittikten sonra yol aldık doğru Elif'in doğum gününe... O da yine bir parti evinde idi Çayyolu'nda...İşte orada aklı çıktı Deniz'in çünkü erkek çocukları sürekli balon patlatma yarışına girdiler ve Deniz hemen çıkmak istedi. Neyse ki sonra ortam biraz sakinleşti ve o da daha keyifli vakit geçirdi...

Aşağıdaki arkadaşı Işıl, Deniz Işıl'ın annesi ve babası ile birlikte okula gidiyor her gün...

Saat 5'e doğru eve geldik, gelirken Zeynep ablamızı (tanımayanlar için yeğenim olur kendisi) da aldık ve çam ağacını süslemeye koyuldu abla kardeş...


İşte bittiğinde böyle oldu ağacımız. Bu seneki ışıklarımız şarkı söyleyen cinsten oldu hem de; Zeynep fazla olduğu için bizim ağaca getirmiş gelirken...

Sonrasında ağabeylerimin arkadaşından bir maç daveti aldık, kızları evde bırakıp doğru maç izlemeye... Zeynep ablamız sağ olsun, gerçek ablalık yapıyor Deniz'e; bu sayede beni 2. çocuk yapma zahmetinden kurtarıyorlar Tolga ağabeyisi ile birlikte:-))Maç sonucu 2-o FB lehine olunca keyfime diyecek yoktu vallahi Cumartesi...

Pazar sabahı ise okulun ayarladığı ve tüm salonu kapadığı "harikalar kumpanyası" adlı çocuk oyununa gittik. Çok güzel bir oyundu ve tüm çocuklar çok eğlendi...

Eve gelince bir gün önceden sözleştiğimiz üzere Zeynep ablamızı da alıp kuaföre gittik, Zeynep sadece kahkullerini kestiriken benim kızıma da yeni bir model yaptık... Para pa pamm, işte kahküllü Deniz!!!

Tatlı kızım





















Mevlüt sonrası eşarbımı kızıma takmış idim, eşim pes yani bu resmi bloğa yayınlamadın mı diye sitem edince hemen koydum....

7 Aralık 2007 Cuma

Ruhumdaki huzur....

Ruhum dingin, müthiş huzur kaplı bugün tıpkı üstümden tonlarca kiloluk bir yük kalkmış gibi... Tahmin edeceğiniz üzere özel bir sebebi var, evet bugün mevlüt okuttum evimizde. İlk kez yaptım bu işi, ne zamandır istiyordum aslında hem tüm ölülerimiz adına hem yeni evimiz ve yeni hayatımız adına. En sonunda geçenlerde eşimin annesinin İzmir'den bizi ziyarete gelmesi ve kayın babamın ölüm yıldönümü olan 25 Kasım onun ziyaretine denk gelmesi vesile oldu bu mevlüde...

Çok genç hepi topu 24 yaşında, modern ve muhteşem sesli bir hafız okudu duamızı. Dua boyunca aklımdan geçti hep kayın babam, anneannem ve büyükbabam.

Kayınbabam inanılmaz sakin, yavaş hareketli, hep pozitif ve eşine karşı çok hürmetkar bir adamdı... Eşim de pek çok yönünü ondan almış, ruhu şad olsun..

Büyükbabam; beş vakit namazında, hacı, oldukca dindar ama inanılmaz zeki ve akıllı bir adam... Tarih, coğrafya konusunda üstüne yok, her zaman çok okuyan ve okuduklarını çevresindekilere çok güzel aktarabilen bir kişilik, ruhu şad olsun...

Veee anneannem, o kadar özel bir kadın ki kelimeler kifayetsiz kalır onu anlatmaya.. zamanında eşine çok az rastlanır, Almanca, İngilizce bilen ve rahatlıkla konuşabilen, 70 yaşına kadar bilfiil Akdeniz'de bir otelde idarecilik yapmış, torunlarını elinden tutup operalara, sinemalara götüren bir Cumhuriyet kadını idi o; ruhu şad olsun...

Mevlüdün bir başka yönü de Deniz'e dinimize ait bazı şeyleri aktarabilmek. Çocuklarımıza pek çok şeyi söz ile anlatamıyoruz ama yaşayarak, model olarak anlatabiliyoruz aslında. Ben de ona evde sevdiklerimizle, topluca dua etmenin iyi bir şey olduğunu arada sırada bunu yapmamız gerektiğini anlatmaya çalıştım, en azından kulağına kar suyu kaçırdım... Her ne kadar modern bir hayat sürsek de bazı değerlerimizi, geleneklerimizi mümkün olduğunca çocuklarımıza aktarmalıyız diye düşünüyorum...

Sonuç olarak şu anda ruhum dinginlik, huzur ve mutluluk dolu....

5 Aralık 2007 Çarşamba

Yılbaşı yaklaşırken....

Dün gündüz vakti attım kendimi Cepa'ya hadi şöyle kalabalık olmadan yılbaşı vitrinlerine bir göz atayım diye... Sonra birden eski yılbaşılar geldi aklıma, çocukluğumun yılbaşıları...

Ne vardı ne yoktu o zamanlar.... Aşağıdaki gibi bol süslü yılbaşı ağaçlarımız yoktu, sadece TV lerde, filmlerde görürdük bu ağaçları...

İçine küçük hediyeler koymak için yapılan şimdi envai çeşitde bulunan kumaş Noel Baba çizmeleri de yoktu....


Evimizin kapısına astığımız çelenklerden de yoktu....Dün ise biraz çarşıya çıkıp biraz daha yılbaşı süsü alsam mı ağacımıza dediğim anda neye uğradığımı şaşırdım, seçenekler o kadar çok ki şaşıp kalıyor insan...

yazımın başında dedim ya aklıma eski yılbaşı akşamlarımız geldi diye, peki nasıldı eski yılbaşılar hatırlayalım bakalım...İlk aklıma gelen şey Zeki Müren konuşması; nasıl merakla beklerdik heyecanla... Hani saat 11.55'de Zeki Müren çıkar o ağdalı Türkçesiyle "kutlu olsun efendim" li muhteşem bir konuşma yapardı....


Vee saatin 12.00 olmasıyla başlardı Nesrin Topkapı dansı...
Çok net hatırlıyorum, aylar öncesinden başlardı okullarda, evlerimizde Nesrin Topkapı muhabbeti, acaba bu sefer ne dansı yapacak, nasıl giyinecek diye.... Hepimiz TV karşısında kuruyemiş yerken ağzımız bir karış açık Zeki Müren'i ve Nesrin Topkapı'yı beklerdik. Hey gidi günler hey...

Şimdi ise Avrupalı gibi olduk, 1 ay öncesineden çoğumuz başlıyoruz ağacımızı yoksa evimizi yılbaşı süsleri takalım diye...Akşamları otellerde, restaurantlarda binbir çeşit aktivite var seç seçebilirsen.. Bir heyecan bir heyecan...Kızımın aklına da dün düşmüş ne zaman ağaç süsleyeceğiz diye, hafta sonuna söz verdim, Fransızca kursum, onun tenis kursu, yine onun 2 adet doğum günü partisi ve okulca gidilecek tiyatrodan vakit bulduğumuz ilk fırsatda ağaç süsleyeceğiz hafta sonu!

3 Aralık 2007 Pazartesi

Keyifli hafta sonumuz

Hafta sonu kaçamağı yaptık İstanbul'a Cumartesi-Pazartesi arası. Eşimin mezun olduğu GS Lisesi'nin meşhur pilav günü vardı Pazar günü. Özlediğimiz dostlarımızın pek çoğunu bu vesile ile görebilmek amaçlı çıktık cumartesi öğleden sonra yola...

Cumartesi akşam saatlerinde İstanbul'da idik, hiç vakit kaybetmeden kızımı, Eren ve İrem ile birlikte Kader ablalarının güvenli ellerine teslim edip, oturduk denize nazır rakı sofrasına can dostlarımızla...

Biz gecenin keyfine böyle varırken rakı masası başında geç saatlere kadar;

çocuklarda kendi içlerinde keyifli bir geceyi böyle noktalamışlardı biz döndüğümüzde...

Pazar sabahı Mehtap'ımın evinde yaptığımız hızlı bir kahvaltı sonrası Deniz 'i adaşı Deniz'in evine bırakıp biz de doğru pilav gününe doğru yol aldık.
Eray arkadaşlarını gördü mü pilav günlerinde dünyayı unutuyor, başlıyor muhabbetli yatılı gecelerinin anıları... Her pilavda ayrı bir anı duyuyorum sohbetlerinde, o kadar çok şeyi paylaşmışlar ki yıllar boyu, anlata anlata bitiremiyorlar. Ben de Deniz'i yatılı mı versem diye düşünmuyor değilim:-)

Pilav sonrası ise doğru Beyoğlu'nda bir kafeye gittik muhabbetin devamı için..

Sonrasında akşam 5 çayına sevgili eski komşum Gülin'e uğradık. Yine muhabbet, muhabbet, birlikte yaşanan nice güzel günleri andık... 6 aylık Mehmet'imizi sevdik...


Akşam yemeğine ve tekrar yatıya doğru kankam karamelizenin evine. Kendimizi her zaman evimizde gibi hissettiğimiz, birlikte İstanbul'da yaşarken sık sık yaptığımız şarap eşliğinde akşam yemeğimizi yedik.. Deniz ve Eren öyle güzel oynadılar ki doyamıdılar birbirlerine, aynı yatakta yatıp saatler boyu masal anlattılar birbirlerine kıkır kıkır..

Detaylı resimleri görmek isteyenler aşağıdaki linke bir tık yapsınlar lütfen...
http://picasaweb.google.com/anteksltd/IstanbulGezimiz

Az da olsa hasret giderdik dostlarımızla, güzel bir hafta sonu geçirdik hep birlikte sağ olun,var olun!

30 Kasım 2007 Cuma

Hangisini alsam?

Havalar biraz soğudu ya annem başladı kendini resme vermeğe. Kasım-mayıs arası tam gaz resim yapar, Haziran-Eylül'de de tam gaz Bodrum'da yazlıktadır kendisi...

Geçenlerde bana geldi ve internetden bir jokey şapkası bulup bulamayacağımızı sordu. Ayıpsın anne internetde bulamayacağımız hiç bir şey yok dedim ve bir kaç resim verdim ona. Derhal bir eskiz çizdi ve tamam dedi kafamdaki resim şimdi oturdu...

2 gün sonra kafasındaki resmi bitirmişti bile. İşte bahsi geçen resim....

Bu arada doğum günüm dolayısıyla bana bir resim seçmemi söylemişti, görür görmez bunu almaya karar verdim. Amma velakin 2 gün sonra telefonda annemle konuşuyoruz:

-Nazlı bir resim çizdim inanamazsın!
-Nasıl bir şey anne?
-Bir nü çizdim ki inanamazsın nazlıııı!!!
-Nü mü, ne???? anne???
-Orasına da çiçek kondurdum!!! hadi atla gel de bak..

Ertesi gün annemdeyim, işte telefondaki resim, nasıl?

Ciddi bir şekilde aştı annem kendisini, son resimleri çok şaşırtıcı. Son bir yılda hocası değiştiği için tarzı da çok değişti, hayal gücü çok farklılaştı. Acaba diyorum biraz da benim payım var mı bu işte? Hani ben 9 sene ayrılıktan sonra Ankara'ya geldim ya, belki annem daha bir motive oluyordur hayata karşı kimbilir? (yoksa bu bir anne-kız kıskançlığı mı, yani resim yapamıyorum diye kendime buradan pay çıkarıyor olabilir miyim?:-))) )

Son günlerdeki çok şaşırtıcı olmayan 2 resimi daha var aşağıda



Şimdi iki resim arasında gelip gidiyorum, hangisini alsam "nü" yü mü atlıyı mı?Sizce????

27 Kasım 2007 Salı

Diken diken oldum!!!

Bugünkü Bekir Coşkun'u okudunuz mu? Ben dağılmış vaziyetdeyim!!!!!!!!!!!

ortaçağa yolculuk

24 Kasım 2007 Cumartesi

Öğretmenler Günü

Kızımın okulu Tevfik fikret'de Öğretmenler Günü vesilesi ile küçük bir tören düzenlendi Cuma günü... Esasında veliler net olarak davet edilmemişti, kendi aralarında bir tören idi ama kızım 1 ve 2. sınıfların yer aldığı bir koroda olduğu için tabii ki uçtum...

Yine sürprizlerle dolu idi tören, çocukların sundukları yanında öğretmenler mini bir tiyatro hazırlamışlar pek bir eğlenceli, konusundan bahsedeyim; olay sokakta geçiyor bir Fransız geliyor polise Fransızca birşeyler soruyor, polis da yardım etmek için çırpınıyor ve etraftaki insanlardan yardım istiyor. Sokaktaki herkes bir şekilde okulda Fransızca okumuş ancak hiçbiri konuşamıyor, Fransız kadın çırpınıyor, etraftakiler çırpınıyor ama sonuç yok... Oyunun sonunda da işte aşağıdaki şekilde müzikli danslı bir mesaj iletiyorlar çocuklarımıza; istediğin kadar dil öğren konuşamadıktan sonra anlamı yok, esas olan insanlarla iletişim, ne hoşbir mesaj değil mi?

Her törende öğretmenlerin bir rol alması (hatırlayacaksınız Cumhuriyet Bayramında yine öğretmenler ve liseli gençler birlikte yapmıştı Cumhuriyet Oratoryasını)çocuk-öğretmen etkileşimi açısından çok hoş,izleyin bakın çok keyif alacaksınız...


Vee aşağıdaki de kızımın da için de yer aldığı koro, tanımayanlar için hemen solda mavi ayakkabılı, tavşan kulak saçlı olan benim Deniz'im....


Bu arada tüm öğretmenlerimizin bu özel gününü kutluyorum....Tüm öğretmenlere sevgilerimi iletiyorum buradan...

23 Kasım 2007 Cuma

Yaş yolun yarısı (mı acaba??)

Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder
Dante gibi ortasındayız ömrün
Delikanlı çağımızdaki cevher
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün
Gözünün yaşına bakmadan gider

Demiş Cahit Sıtkı Tarancı ama Allah’dan onun gibi düşünmuyorum:-)))

Yolun yarısı fikri berbat bir fikir, herhalde sıkıtılı bir zamanında yazmış şair, ben ise hayatı,her yaşı “yaşanılacak, öğrenilecek tatlı ve tuzlular olarak algılıyorum”. Felsefem her zaman pozitif olmaya çalışmak... Hayat bir okul gibi bana göre, güzel günler zaten güzel ama başımıza gelen üzücü nahoş şeyler ise bir sınav bence... İşte işin özü burada, sınavı başarıyla vermek veya verememek... Yani ben başıma gelen üzgün olayları “vah bu benim başıma niye geldi” diyenlerden değilim... Bu tip olaylara sabırla göğüs gerip hakkından gelmeye çalışıyorum, mutlaka bu olayın başıma gelmesinde bir sebep var diye düşünüyorum... (daha doğrusu düşünmeye çalışıyorum) Dönüp baktığımda yaptığım şeylerden duyduğum hiç bir pişmanlık yok, sadece ve sadece olaylardan çıkartılan sonuçlar var. Doğru yaptığım şeyler için kendimle gurur duyarken yaptığım yanlışlardan da ders alıp gelecek için bunları düzeltmeyi felsefe edindim kendime...

Eşimle bir araya gelip dışarı çıktığımızda hep aynı şeyi düşünüyoruz, hala kendimizi üniveriste yıllarımızda olduğu gibi hissediyoruz, Geçenlerde Rahmi Koç’un getirttiği Leonarda da Vinci’nin orijinal tasarımlarını yaptığı makineler sergisi için ODTU’deyiz Eray ile gündüz vakti, şöyle söylüyorum Eray’a “ya etrafımız öğrenci dolu ve biz onlardan en az 15 yaş büyüğüz, ama öyle hissediyormusun peki?” Aynen şöyle cevaplıyor eşim “ Aaaa öylemi o kadar büyük müyüz ya, ben kendimi onlar gibi hissediyorum” Gülmekten yerlere yatıyoruz, insanın gerek aile ortamı gerekse arkadaş çevresi de enerjisini azaltabiliyor veya arttırıyor, Allah’dan benimkisi arttıran cinsten...

Bugün önce anneme babama teşekkür edeceğim bana bu hayatı bahşettikleri için, onlar beni aramadan ben onları arayacağım... Gün içinde bir sürprizim var, kızım koroya seçilmiş, yarın ki öğretmenler günü için minik bir kutlama olacak okulda onu izleyeceğim... Akşama "Kerem Görsev Trio St Petersburg Project" programındayız Caz festivali kapsamında... Çıkışta da bakalım ne sürprizim olacak kocişkomdan!

Şiirle başladık, şiirle bitirelim yine Cahit Sıtkı’dan..
YAŞIM İLERLEDİKÇE

Yaşım ilerledikçe daha çok anlıyorum
Ne büyük nimet olduğunu ah ey güzel gün
Boş yere üzülmekte mana yok, anlıyorum
Kadrini bilmek lazım artık her açan gülün
Şükretmek türküsüne daldaki her bülbülün
Yanmak da olsa artık aşk ile yaşıyorum



İyi ki doğdum beeennnn!!!!!!!!!!!

22 Kasım 2007 Perşembe

nazar boncuğu :-)


Az önce geldim her gün düzenli gittiğim fitness salonundan... Sporumun başında koşu bandındayım, fitness hocamız geldi yapıştı koluma, ne oluyor derken bir baktım "düzenli gelenlere nazar boncuğu" dedi gülümseyerek... Arkadan bir ses "hocam o az olur, Nazlı Hanım'a çift takmanız lazım" dedi; acaip keyiflendim ben de bu durumdan tabii... Daha bir hevesle yaptım sporumu, eee ne de olsa ödül-teşvik mekanizması biz büyüklerde de işliyor...

Çok mutlu başladım güne bugün, yarın otuz beşimi bitirirken bedenim zindeee, ruhum zindee gel otuz beş gel korkmuyorum senden!!!

18 Kasım 2007 Pazar

11. Ankara Caz Festivali

Get this widget | Track details | eSnips Social DNA


15 Kasım - 27 Kasım Anakara'da 11. caz Festivali kutlanıyor, kaçar mı benden kaptım hemen 2 bilet bana göre en favori 2 aktiviteye... Bir tanesi Kerem Görsev Trio 23 Kasım'da gideceğiz, diğeri ise kapanış konseri Ladysmith Black Mambazo, biyografisini merak edenler buraya tıklasın...

Ankara'lılar kaçırmasın derim program çok keyifli....

13 Kasım 2007 Salı

"Benim de cumhurbaşkanım olmayacak"



Hepiniz dün gibi hatırlayacaksınız 15 Ağustos 2007 tarihli bekir Coşkun'un yazısını... Ne demişti Bekir Coşkun, "artık kimse "laik devlet"ten söz edemez.
Dincilerin, bu ülkeye el koyma ve karşı devrimi gerçekleştirme planları aksamadan tıkır tıkır yürüyor.

"Siyasi İslam" bir adım daha attı.

Devleti tesettür temsil edecek.

Bir anda Türkiye'nin fotoğrafı size "Atatürk Türkiyesi"ni değil, "Ilımlı İslam Türkiyesi"ni anlatacak.

Ve ordularımızın "başkumandanı" Abdullah Gül'dür.

Sayın Bekir Coşkun'un söylediklerini bir bir yaşıyoruz acı bir şkilde... ya en son ki skandala ne demeli? İngiltere'de yerel yöneticilerin, belediye başkanının bile makamına giden Suudi arabistan Kralı'nın Gül ve Erdoğan 'ı kaldığı otele çağırmasına ne demeli? Sayın Kral'ın Anıtkabir ziyaretini red etmesi (hem de 10 Kasım günü) ve de üstüne üstlük Atatürk'ün resimlerinin asılmasına bile müsaade etmememesine ne demeli? Kendi topraklarımızda kendi görüşme salonumuzda Atatürk resimlerini indirip Kral'ın kendi resimlerini astırmasına VE BU DURUMLARA MÜSAADE EDEN ACİZ, BASİRETSİZ, ATATÜRK DÜŞMANI DEVLET ADAMLARIMIZA NE DEMELİ? GÜL BENİM DE CUMHURBAŞKANIM OLMADI VE OLAMAYACAK...

Çok beğendiğim yazıları gelecekte kızıma bir hatıra olması için arşivlediğimden bugünkü Bekir Coşkun'un yazısını aynen yayımlıyorum....

"Benim cumhurbaşkanım olsaydı...

BEN böyle "devlet adamı" görmedim. Sen kalk git kaldığı otele, Kral’ın dibine otur.

Öbürü de öte yanında...

Kral ortada.

İki gündür bekliyorum:

9 uçak, iki bin bavul, üç yüz gardırop ve altın tahtı ile gelen (iyi ki petrol kuyularını getirmedi) Kral’ın oteline giden ve sağına-soluna oturan Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ve Başbakanı size "gurur" mu verdi, yoksa "hüzün" mü?

O zaman ben "Benim cumhurbaşkanım olamaz" dediğimde niye kızdınız?

*

"Benim cumhurbaşkanım" olsaydı; Anıtkabir’i ziyareti reddeden, bu ülkeyi kuran insana saygı göstermeyi kabul etmeyen bir Kral’a "Devlet Şeref madalyası" vermezdi.

Hem de 10 Kasım günü...

Mustafa Kemal; son yüzyılda, İslam áleminin Batı emperyalizmine karşı tek onurlu ve şanlı zaferini kazanmış komutandır.

Kral ise; Körfez savaşları boyunca, kendi topraklarını korumak için kutsal mekanların savunmasını dahi elinde bira kutusu olan Amerikalı askerlere bırakmış birisidir.

"Benim cumhurbaşkanım" olsaydı....

Kimin koltuğunda oturduğunu bilir, en şerefli savaşın kahramanına saygı göstermeyen, kutsal toprakları ABD deniz piyadelerine bekleten bir Kral’ın oteline koşmazdı.

Kral, görüşme salonuna Atatürk’ün resimlerinin asılmasını da kabul etmedi, kendi fotoğrafını astırmış, onun altına oturdular.

10 Kasım nedeniyle tüm bayraklar yarıya indirilirken, Suudi Arabistan bayrağının yarıya indirilmesini de reddetti Kral.

Ama bizim "devlet adamları" doğru otele.

Biri sağında, biri solunda.

Ortada Kral...

Tepelerinde de, kendisi yetmiyormuş gibi fotoğrafı.

Ben ise televizyonda şeriat bayrağının altındaki öpücükleri sayıyorum; işte sırayla ve hasretle yumuluyorlar... Sağ yanak bir, sol yanak iki, sağ yanak bir kez daha, etti üç...
*
Ne yapacaksınız?

Abdullah Gül "Benim Cumhurbaşkanım" olsaydı böyle yapmazdı.

Ben böyle "başbakan" ya da böyle "cumhurbaşkanı" istemem.

Benim de; en yüce değerlerimizi ayaklar altında paspas yapanları "reddetme" hakkım vardır.

Böyle yapmazdı "Benim Cumhurbaşkanım" olsaydı. "

11 Kasım 2007 Pazar

özlüyorum, özlüyorum

Gerek geçenlerde kutladığımız 29 Ekim'de gerekse bugün gözyaşlarına boğuluyorum kızımın okulunda tören izlerken... Yaş ilerledikce insan daha mı duygusallaşıyor, zaman geçtikce daha mı özlem duyuyoruz Ata'ma bilemiyorum. Ya da bizlere emanet edilen bu güzel ülkeyi hakkını vererek koruyamadığımızın bir vicdan rahatsızlığından mı daha çok gözyaşı?? Özlüyor özlüyor ağlıyorum bu 10 Kasım gününde...

5 Kasım 2007 Pazartesi

Ankara Kalesi

9 seneden sonra doğduğum şehri turist gibi gezmeye devam ediyoruz. Ankara Kalesi 'n de idik Pazar günü, çook keyifli geçti günümüz. İlk önce istanbul'dan da çok iyi bildiğimiz Çengelhan Rahmi Koç müzesi'ni ziyaret ettik. Beklentimin çok üstünde çıktı müze, bir defa atmosferi inanılmaz güzel zira burası çok eski bir kervensaray... Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim döneminde inşa edilen Çengelhan, Mihrimah Sultan'ın eşi Damat Rüstem Paşa tarafından 1522'de yaptırılmış, çeşitli dönemlerde tiftik deposu ve tabakhane olarak kullanılmış, 20.yy'ın sonlarında terk edilmiş...

Çok iyi bir kolleksiyoncu olarak bildiğimiz Rahmi Koç'un Ankara'ya bu kadarını getirmesini beklemiyordum doğrusu... Ankara'ya ilk sanayi müzesini kuran Rahmi Koç'a buradan teşekkür etmeyi bir borç biliyorum. Gezimize ait resimleri aşağıda görebilirsiniz.
http://picasaweb.google.com/anteksltd/RahmiKocMuzesi

Yine mutlaka gezilmesi gereken bir müze daha var Kale civarında, Anadolu Medeniyetleri Müzesi En yakın zamanda planımızda, bir Pazar günü de oraya gideceğiz inşallah...

Müze gezisi sonrası Kınacızade Konağı'nda bir mola verdik, hem bir şeyler yedik hem de annemin arkadaşı Sayın Yurdusev Hanım'ın bağışladığı antikaları inceledik..

Biraz da sizlere Ankara Kale'sinin gece alemlerinden bahsedeyim...Ankara Kalesi'nde gece fasıl alemleri çok keyiflidir, kale civarındaki pek çok restaurant eski bir konaktır aslında, ve de pek çoğu hala adeta bir müze şeklinde eski eşyaları korumaktadır; eski tip masalar, yer sofraları, eski halılar, bakraçlar, dar ahşap merdivenler... Küçük küçük odacıklar vardır, kişi sayısına göre odaları kapatıp fasıl keyfini sadece kendi odanıza özel yaşarsınız isterseniz.. Geçmişte benim favori konağım Boyacızade Konağı idi, araştırmalarıma göre hala Kale'nin en gözde yerlerinden. Diğer bir favorim de Ankara'nın en eski restaurantlarından Washington Restaurant 'dır ki çok kaliteli bir yemek ve hizmet kalitesi vardır... Bugünlerde o kadar çok konuştuk ki buraları en yakın zamanda ağabeylerimle bir aleme katılacağız Kale'de, buyrun sizleri de bekleriz....

1 Kasım 2007 Perşembe

sinema, tiyatro, opera vs...

Fatih Akın yine keyifli bir film yapmış. Tarz çok tanıdık, yine kopuk kopuk hikayeler sonunda birbiriyle ilginç bir şekilde birleşip son buluyor, çok güzel senaryosu olan ve tüm oyuncuların rollerinin hakkını verdiği güzel bir film, zaten bildiğiniz üzere 2007 Cannes Film Festivali’nde en iyi senaryo ve özel ekümenik jüri ödülünü kazandı "yaşamın kyısında" ; tavsiye olunur.

Bu arada sezonun açılması ile yine enfes tiyatrolar ve operalar var Ankara gündeminde. Geçen sezon yırtınıp da bir türlü yer bulamadığım "Kuğu Gölü" balesine şans eseri son 2 bileti yakaladım salonda. Dünya bale tarihinde önemli yere sahip, tüm klasik bale topluluklarının repertuarlarında baş köşeye konulan "Kuğu Gölü" balesini seyrettik geçen Cuma...

Ajandama not ettiğim ve mutlaka seyir edilmesi gereken pek çok tiyatro, opere var bu sezon; mesela Halit Ziya Uşaklıgil'iğn Aşk-ı Memnu'su, Shakespeare'ın Kısasa Kısas'ı, Mustafa Ahmet Yuvanç'ın Selanik'ten Anıtkabir'e adlı oyunu, Bir Garip Orhan Veli, "Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali" çerçevesinde Turgut Özakmanı'ın "Bir Şehnaz Oyun" adlı müzikali, Modern Dans Topluluğu'nun "Dansla Randevu"su, Mozart'ın "Saraydan Kız Kaçırma" adlı operası, arada sırada da CSO veya Bilkent Senfoni Orkestra'sının konserleri...(ay çok mu yazdım ne, gidebilecek miyim tüm bunlara acep???)

Yukarıda saydıklarım bizim listemiz, e tabii bir de kızıma ait programladığım şeyler var. 11 Kasım'da Deniz ve sınıf arkadaşı ile "Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler" çocuk operasına gidiyoruz, geçen sezonda gittik ve Deniz hala sayıklıyor durumda. Bundan sonra da "Karagöz ve Hacivat ile Cumhuriyet'e Yolculuk" adlı çocuk operası var sırada.. Yılbaşından sonra da yavaş yavaş isim yapmış klasik müzik konserlerine götüreceğim Deniz'i, bakalım beğenecek mi??

Hep aynı şeyi düşünürüm, kışı sosyal aktivitelerinden dolayı Ankara'da, yazı ise doğal güzelliği ile İstanbul'da geçirmek lazım, haydi esen kalın....

30 Ekim 2007 Salı

Bando keyfimiz


Bugün saat 15.00'de Cepa alışveriş Merkezi'nde Hava Kuvvetleri Komutanlığı Bandosu, aynı saatte Mesa Plaza'da jandarma Komutanlığı Bandosu ve yine aynı saatte Kuğulu park'ta da Deniz Kuvvetleri Komutanlığı bandosu programları var idi. Her seferinde Mesa plaza'ya gittiğimiz için bu sefer orayı eledim, Kuğulu Park da çok uzak geldiği için (Allah'ım artık tam bir Ankara'lı oldum galiba, 9 sene işe günde 80 km giden ben, şimdi 15 km'ye uzak diyorum:-))) )orayı da eleyince geriye bir tek Cepa kaldı..

Neyse annemle saat 14.30 civarı orada idik, biraz dolaşıp bando saatinde yerimizi aldık. Veee 1 saat boyunca müthiş bir müzik ziyafeti dinledik, sadece marşlar değil 1960'lı yılların seçme şarkıları da var idi repertuarda...

İşte böyle kutladık bu sene Cumhuriyet'imizi.. Akşam da binlerce kişi toplandı meşalelerle Tandoğan Meydanında, TV'den seyredebildim sadece..

Bu arada İstanbul'daki boğaz köprüsü ses ışık gösterilerini izledim TV'den, inanılmaz güzeldi ama bunun da maalesef yürekten değil, bir oyun ve göstermelik bir organizasyon olduğunu düşünüyorum, sizce de öyle değil mi????
Okula vardığımızda yine her şeyin çok organize olduğu açıkca belliydi.. İlk dikkat çeken şey öğrencilerin töreni ayakta değil oturarak izlemesi için sandalyelerin bahçeye konulması idi. Şahsen okul yıllarımdan törenlere ait aklımda kalan şey ayakta dikilmenin zorluğu olduğu düşünüldüğünde, bu fikrin süper olduğuna karar verdim...

Sonrasında çocuklar önce sınıflarında toplandı, yoklama alındı ve itina ile her sınıf öğretmenleri eşliğinde bahçeye indirildi ve tören başladı..

İlk yapılan tabii ki şehitlerimizin anısına saygı duruşu ve İstiklal Marşı... Gözlerimden yaşlar süzüldü bu anlarda, baktığımda pek çok kişinin benim gibi olduğunu gördüm, yüreğimde hissettim şehitlerimizn analarının acısını o anlarda.

Arkasından koro, coşkulu marşlar, şiirler, günün anlam ve önemine dair konuşmalar. Yine çok hoşuma giden bir şey daha, çok güzel bir oratoryo hazırlanmış Cumhuriyet’e dair.. Benim için inanılmaz olanı oratoryonun sunumunun sadece öğrenciler tarafından değil, okul müdür yardımcıları ve öğretmenlerle birlikte yapılması... Hayatımda ilk kez karşılaştığım bu durum ile tam puan aldı kızımın okulu benden. Okul kıstaslarının çok değiştiği günümüz ortamında kızımın Atatürk'cü bir okulda okuduğundan emin olduğum için bir kez daha içim çok rahat...

YAŞASIN CUMHURİYET!


Cumhuriyet'imizin kuruluşunun 84.yılını kutladık bu yıl.. Kızım ilkokula bu sene başladığı için yeni okulundaki ilk töreniydi... Sabah birlikte yaptığımız keyifli kahvaltıdan sonra koyulduk yola, yolda şöyle bir diyalog geçti aramızda;

-Deniz'ciğim bugünün önemini biliyorsun; (son bir haftamızın konusu Atatürk idi evimizde ve okullarında) ben bugün törende İstiklal marş'ımızı ve bildiğim tüm marşları çok coşkuyla söyleyeceğim.. Sen de öyle söyle emi annecim?

- coşku? yani yüksek sesle mi?

-Evet anneciğim yüreğinden ve yüksek sesinle, Atatürk'e ve tüm dünyaya duyurmalıyız bugün sesimizi...

- Atatürk bizi duyar mı anne? Biliyormusun ben Atatürk'ü çok özlüyorum anne, keşke ben doğduktan sonra ölseydi, yani keşke görebilseydim, elini öpebilseydim- onu çok isterdim anne....

Tüylerim ürperdi, çocuğumun yüreğinde şimdiden Atatürk sevgisinin oluşmasıyla onur duydum, ah keşke dedim; keşke yaşasaydı da başımızdakilerin hakkından gelebilseydi aaaah ahh...

24 Ekim 2007 Çarşamba

yüreğim kan ağlıyor...


Sarsıldık hepimiz pazar günü öldürülen 12 kişinin ve rehin tutulan 8 kişinin haberiyle..

Halbuki harika bir hafta sonu geçirmiş idim, Cumartesi önce Fransızca dersi, sonra kızımın sınıf arkadaşları ile tanışma çayı, Sayın Ferhunde Öktem'in biz annelere yönelik enfes konuşması ve ardından akşam üniversite arkadaşlarımızla yemek programı. Tüm bunları ve de Pazartesi günü doğum günü olan anneciğime yönelik güzel bir yazıyı bloğumda yazmayı planlarken Pazar günkü terör olayı ile nutkum tutuldu, nasıl yazabilirdim ki keyifli geçirdiğim dakikaları o kadar ananın yüreği yanarken?
İçim katılıyor şehitlerimizin hikayelerini dinleyince TV'de, gözüme uyku girmiyor geceleri, bir şeyler yapmak istiyorum yapamıyorum, çaresizim, elim kolum bağlı, vicdan azabımdan oturduğum yerde duramıyorum Pazar gününden beri...

Temmuz ayında çok ilginç bir haber okumuş idim PKK ile ilgili, araştırdım buldum internetden, işte Birleşmiş Milletler'in PKK ile ilgili raporu aşağıda, aynen yayımlıyorum...

"Terör örgütleri listesinde ilk sıralarda yer alan PKK'nın, en tehlikeli mafya örgütlenmesi olduğu ve uyuşturucudan topladığı paralarla terör eylemlerini finanse ettiği bir kez daha belgelenirken, Türkiye'nin terör ve uyuşturucuyla mücadeledeki başarısına övgüler yağıyor.

Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve İlgili Suçlar Dairesi (UNODC) tarafından Cenevre'de açıklanan (27 Haziran 2007) raporda, dünyanın en büyük uyuşturucu sağlayıcılarının Afganistan'ın güneyi, Güneybatı Kolombiya ve Doğu Myanmar gibi merkezi otoritenin dışındaki bölgeler olduğuna yer verilirken, Afganistan'dan elen eroinin, PKK terör örgütü tarafından Yunanistan, İtalya ve Romanya üzerinden Avrupa ülkelerine taşındığı ve örgüt mensupları tarafından satılarak, önemli miktarda finansman sağlandığına dikkat çekildi.
Latin ülkelerindeki eroin üretiminin geçen yıl düştüğü belirtilen raporda, dünya kokain talebinde de genel bir azalma olduğu, ancak ABD'ndeki düşüşe karşılık, bazı Avrupa ülkelerinde uyuşturucuya ciddi talep gözlendiği urgulandı. Raporda, 15-64 yaş grubunda dünya nüfusunun yüzde 4.8'i, yani aklaşık 200 milyon kişinin uyuşturucu kullandığı, bağımlı sayısının ise özellikle Avrupa ülkelerinde önemli oranda arttığı açıklandı.

UNODC Raporu'nda, terör örgütlerinin uyuşturucu madde kaçakçılığının her safhasında (imalat, taşıma, aracılık, satış ve sokak satıcılığı gibi) yer alarak, finansal destek sağladıklarına dikkat çekilerek, Avrupa'da uyuşturucu ticaretini kontrol altında tutan PKK'nın, Afganistan, Pakistan ve Irak üzerinden getirilen uyuşturucuyu İtalya, Bulgaristan, Yunanistan ve Romanya'daki yasadışı örgütler ile işbirliği içerisinde Avrupa'ya nasıl aktardığı ve pazarladığı belgeleriyle ortaya konuldu.

Raporun Türkiye bölümünde yer alan belgelere göre, geçen yıl Türkiye'nin 25 Avrupa ülkesinin yakaladığı eroin miktarına denk gelen oranda eroin ele geçirdiği belirtilerek, 2006 yılında Türkiye'nin yaklaşık 9 bin kilogram eroin yakalayarak, büyük bir başarının altına imza attığına dikkat çekildi.

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) Mali Eylem Görev Grubu tarafından geçen ay (7 Mayıs 2007) yayınlanan 'Uyuşturucu Raporu'nda da, PKK'nın, gelirinin büyük bölümünü uyuşturucu ticareti, insan kaçakçılığı, kara para aklama, haraç gibi organize suç faaliyetlerinden elde ettiği belirtilerek, son dönemde Türkiye'de tırmanan terör eylemleri ile birlikte örgütün Avrupa ülkelerinde organize suç faaliyetlerini de yoğunlaştırdığı vurgulanmıştı.
EUROPOL tarafından Avrupa Birliği ülkelerinin İçişleri Bakanlarına sunulan benzer bir raporda ise, Avrupa için en ciddi tehlikeyi uyuşturucu kaçakçılığı, insan ticareti, yasa dışı göç ve sahte para basımının oluşturduğu vurgulanarak, PKK'nın en tehlikeli mafya yapılanması olduğuna dikkat çekilmişti.

Avrupa'nın büyük şehirlerinde milyonlarca genci zehirleyerek dağdaki militanlarını besleyen PKK çetesi, uyuşturucu pazarını bölüşemediği için hem Avrupa kökenli mafya örgütleriyle, hem de örgütün parasıyla kaçan kendi adamlarıyla çatışıyor. Organize suç faaliyetlerinde kolaylıkla şiddete başvuran PKK,uyuşturucu satışından sağlanan parayı kişisel hesaplarına aktaran çokk sayıda örgüt mensubunu infaz ederken, örgüte haraç vermeyi kabul etmeyen çoksayıda Kürt ailenin çocuğunu da Kuzey Irak'taki Kandil Dağı'na kaçırdı.

Uluslararası toplum ve PKK haracı mağduru binlerce Kürt aile, Avrupa Birliği yetkililerinin, hangi isim altında olursa olsun, PKK mafyası için Avrupa'nın sığınılacak bir mekan olmasına izin vermemelerini, çifte standart uygulamadan, gençleri zehirleyen, çocukları kaçıran, kara para aklayan, haraç alan ve en önemlisi de şiddet eylemleri için ihtiyaç duydukları silahların alımı için Avrupa'daki para kaynaklarını en üst düzeyde devreye sokan PKK'ya karşı gerekli tedbirleri almalarını ve terörizmle mücadeledeki samimiyetlerini ortaya koymalarını bekliyor.

PKK'nın bu kadar tehlikeli bir boyuta gelmesinin altında yatan neden, Avrupa ülkelerinin yıllardır terör örgütüne gösterdikleri müsamahadır. Almanya'nın ve tüm Avrupa ülkelerinin, PKK'dan kurtulmaları için biran önce önlem almaları ve sadece PKK ismini yasaklamakla yetinmeyerek, PKK güdümündeki örgüt ve
derneklere de müdahale etmeleri gerekmektedir. PKK'nın faaliyetlerini finanse etmek için kurduğu suç şebekelerinden, özellikle doğrudan kendisini hedef alan
uyuşturucu ticaretinden rahatsız olan ve harekete geçme gereği hisseden Avrupa'nın, artık bu örgütün Türkiye'deki masum insanlara yönelik uyguladığı terörü de görmesi ve aynı hassasiyetle hareket ederek, Türkiye'ye teröre karşı sürdürdüğü mücadelesinde destek olması gerekmektedir"


Evet; söylediğim gibi Birleşmiş Milletler tarafından yayımlandı bu rapor, pekii kimdir Birleşmiş Milletler? Birleşmiş Milletler kendini "adalet ve güvenliği, ekonomik kalkınma ve sosyal eşitliği uluslararasında tüm ülkelere sağlamayı amaç edinmiş global bir kuruluş" olarak tanımlamaktadır.Uluslararası İlişkilerde, kuvvet kullanılmasını ilk olarak evrensel düzeyde yasaklayan ilk antlaşma BM Sözleşmesidir.

Kuruluşunda yer alan ABD ise ya bu rapora inanmamaktadır ya da PKK'ya sağladıkları silahlar yüzünden işine gelmemektedir. Sorunun cevabının hangisi olduğunu çok iyi biliyoruz, biliyoruz da ne yapıyoruz??? Ne için hükümetimiz tezkereyi yayımlamak için hala ABD'nin onayını beklemektedir? Varsa mantığı ne olur yazsın yorumlara...

Hükümetimizin hangi tarafta olduğu açıkca bellidir, amma velakin maalesef halkımızda bu kaos içinde nerede olduğunu son seçimde açıkca belli etmiştir. Hükümetin yarattığı saçma sapan referanduma bile gerek katılım gerekse "evet" oranının neredeyse üçte iki olması da oldukca düşündürücüdür. Heey geçen Pazar sandık başına gidenler! Hey siz hem gidip hem "evet" oyu atanlar, hiç mi yürek yok sizde, hiç mi analık hormonu salgılanmıyor içinizde, nasıl olup da verdiniz oyları, cahilliğin neticesi olarak mı yoksa AKP'nin kuklası olarak mı?
Git gide azınlıkta kaldığımız bu ülkede bir 10-15 sene sonra kızımdan işiteceğim laflar kulağımda çınlıyor şimdiden "Hiç mi bir şey yapamadınız anne? Böylemi savundunuz Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyeti! Yazıklar olsun anne!!"

Yazıklar olsun hepimize, onlar zaten cahil,kötü ruhlu, ideolojileri uğruna bu ülkeyi satan cinsten ama biz aydın Atatürkcü kesim neyiz ve ne yapıyoruz???? Biz de yapamıyoruz hiç bir şey konuşmak, yazmak ve meydanlara dökülmekten başka. Halbuki içimizden bir lider çıkmalı ve ülkeyi gaflet, dalalet ve hıyanneten kurtarmalı artık!!!!!!!!

not: " terörü lanetliyoruz" semblü "Cumhuriyet" gazetesinden alınmıştır.

17 Ekim 2007 Çarşamba

Avare idim Ankara sokaklarında bugün....



Ne alaka bu müzik diyeceksiniz, alaka şu ki bugün öyle aylak aylak gezindim ki sonra da aklma takıldı işte... Girdim youtube'e, yükledim Raj kapoor'un "Awara" sını...

Hadi anlatayım size bugünümü, sabahdan home-office işlerimi organize edip, laptopumu da her ihtimala karşı yanıma alıp çıktım evden saat 10.30'da..

Ankara'ya geldiğimden beri daha yaya olarak dolaşmadım Kızılay sokaklarında... Hani Fransızca'ya başladım ya, kitap almam lazım, gidip D&R'dan baktım 65.-YTL, verirmiyim; hemen fotokopisini bulmam lazım, onun için de Kızılay'a gitmem lazım.. Aslında korsan kitaplara her zaman çok karşıyım, kitap alırken asla korsan almıyorum ama bu durum başka tabii.. (Yani fotokopi kullanarak esasında yerli malı kullanmış oldum) Dolayısıyla son 15 senedir inmediğim Kızılay'a indim bugün, hem de son 15 senedir binmediğim belediye otobüsüne ile... Başıma bela mı alayım Kızılay'da otopark arayacağım diye, hem de dedim ya avarelik yapıcam; işte ondan atladım otobüse... Vallahi arabaya binmem bir daha öyle rahat gittim o kadar olur yani...

Daldım Kızılay'ın ara sokaklarına, Konur sokak, Selanik hep aynı, yani aynı derken yeme içme yerleri ve mağazalar değişmiş ama konsept aynı.. Bu sokaklara gidince yaş ortalaması 15-22 arasındadır, tam bir öğrenci mekanlarıdır buralar. Envai çeşit dersane, büfe, fast food, cafeler ve envai çeşit kitabevi bulunur. İstediği kadar D & R'lar, Remzi'ler şıkır şıkır kitabevleri açadursunlar, benim favori kitapçım Dost Kitabevi'dir her zaman. Bimiyorum ki Ankara'lı olup da Dost Kitabevi'ne girmeyen varmıdır? Oradaki tasnifi,düzeni vallahi hiç bir kitapçıda bulamıyorum ben. Tabii diğer kitapçıları da unutmamak lazım, İmge, Turhan'da yabana atılır değil, hepsine girdim tek tek bugün, "en çok satanlar" ı karıştırdım, çocuk kitaplarını inceledim kızıma ne almalıyım diye...

Daha sonra annemi aradım, Allah'ım ne güzel duygu, çat kapı "anneeee karnım aç yemeğe geliyorum" diyebiliyorum artık bir telefonla.. Avare avare Kızılay'dan Küçükesat'a yürüdüm, hava tam bir ılık sonbahar günü idi bugün...Annemle öpüş koklaş, külli muhabbet derken 2 saat takıldım orada. Sonrasında yine Kızılay'a yürüyüş, otobüse biniş ve doğru Deniz'in okuluna.. Anneme yaptığım sürprizden sonra bir sürprizde kızıma yapmalıyım, tenefüste yakalayıp çıkışta onun servisine binerek ikimiz dönmeliyiz eve diyerek plan yaptım...Şok geçirdi beni görünce, atladı boynuma, oh şimdi de kızımla öpüş koklaş.. Son 1 saati vardı Deniz'in, o sınıfa koştu ben onların kütüphanesine, gazete okuma işini de bitirdim orada..

Sonrasında kızımın servisi ile eve dönüş ama kafam şişti valla, bir daha binermiyim bilmem:-)))

İşte böyle avare idim Ankara sokaklarında bugün....

15 Ekim 2007 Pazartesi

Veee tüm sülale, 4 kuşak bir arada....

Bence bu resim çok şeyi ifade ediyor, neyi mi saygıyı....


Önde oturan babaannem şu an ailemizin yaşayan en büyüğü, 3 oğlu var, eşleri çocukları ve onların torunları var... Yani 4 kuşak bir arada bu resimde, sadece amca oğlu Emre ve Özge İstanbul'da olduğu için gelemedi, toplamda 25 kişinin 23'ü bu karede yani...

Bayram bizim için çok önemli, her bayram sabahı benzinliğimizde bulunan lokantada buluşup, 25 kişi birlikte kahvaltı edip bayramlaşıyoruz. Biraz pratik bir çözüm oldu bizimkisi, böyle kalabalık aile olduğumuz için... Ondan sonra bayram ziyaretine gidip gitmemek herkesin keyfine kalmış, ama kahvaltı mutlaka birlikte yapılacak, NOKTA.

Bakmayın herkesin yüzünün güldüğüne, maalesef çok nahoş da olsa birbirini sevmeyenler de var ailemizde, ama sevgi başkaaaa saygı başka... Yazımın başında dedim ya bu resim saygıyı ifade ediyor, çünkü birbirini sevmeyenler de olsa, bayram günü herkes aynı sofraya oturmak durumunda, aile birliği korunmak zorunda bizde...

Aşağıdaki resim babaannemin torunlarının çocukları...Allah inşallah bizlere de nasip eder torun çocuğu görmeği...

Kızım ve dedesi oynarken,

İşte bu bayramdan bu kareleri hatırlamak istedim sadece, nice mutlu bayramlara!!!!

Bayram sabahımız

Bilmeyenlere işte ben, eşim ve kızımızdan oluşan mutlu çekirdek ailemiz....


10 Ekim 2007 Çarşamba

Önüm arkam sağım solum SOBE!!!!

Haydi bakalım Hollanda'da yaşayan sevgili dostum zuzu ve sevgili blogdaş nane şekeri; sobeliyorum sizi; cevaplayın bakalım sorularımı;

1) Hollanda'ya ait en çok sevdiğiniz 3 şey

2) Taaa oralardan buraya ait en çok özlediğiniz 3 şey? (familya, dost yani insanlar dışında olsun lütfen; en çok yakınlarınızı özlüyorsunuzdur sanırım)

3) İki kültürlü bir yaşam içerisinde size en çok "ahh" dedirten şey nedir? (umarım fazla özel olmadı...)

Zuzu'cum yazacakların listesine bir de bu eklendi, haydi kolay gelsin bakalım:-)))

8 Ekim 2007 Pazartesi

Can Dündar'dan Evlilik Üzerine

Can Dündar yine ustadlığını konuşturmuş ...

Öyle hoşuma gitti ki bu yazı, istedim ki bloğumda olsun, kızım da okusun yıllar sonra...

Evlilik, inanmadigim halde içerisinde 17 seneyi bitirdiğim bir kurum benim için..
17 senede (abartmıyorum) 40 çift arkadasimin son verdiği kurum aynı zamanda da...Evliligimin bu kadar uzun sürmesinin gizi belkide kuruma inanmamaktan geçiyor, evliligi toplumun dayattigi şekilde yasamamaktan...
Nedir bu dayatmalar?
Erkegin muhakkak kadindan yasça büyük olmasi, egitim seviyesinin erkegin lehine yada en azindan esit olması bunların sadece ikisi...
Olmaz, yürümez diyor toplum... Erkek yasça büyük olmali ki, kadina "hot" dediginde oturmali kadin... Yada yumusatiyorlar; efendim kadin erkekten önce
çöktügü için (hani dogum felan) küçük olmalıymış yaş olarak...
Egitimde de böyle.. Kadının çok okumusu bilmiş olurmus, evde kalmakmış layiki....

ESiM BENDEN 2 YAS BÜYÜK; ne "hot" dememe gerek kaldi
17 senede, ne de benden önce çöktü...
Yillar içinde ben yaslandikça o gençlesti, "oo Can bey kapmışsınız çıtırı" esprilerine muhattap dahi oldum.
ESiM 3 ÜNiVERSiTE BiTiRDi; ben bi taneyi 9 senede bitirdim..
Ne o bana bilmislik tasladi, ne ben ona ezik baktim...
Kulaga gelen müzik tekse de, onu olusturan notalar farklıdır der Halil Cibran...
Bunu unutmadik biz. Ben konusurken o dinledi, ben dinlerken o konustu 17 sene.
O öfkeliyken ben, ben öfkeliyken o "haklisin bitanem..." dedik, öfke bitip firtina duruldugunda "ama bi de böyle düsün" de dedik fikrimizi savunurken.
Farkli insanlar olarak görmedik birbirimizi, aynı amaç için savasan neferlerdik bu hayatta...
Asla bilmedik ne kadar para kazandigimizi, ortak cüzdanimizdan gerektigi kadar aldik..
Ne kadar çalarsa çalsin masanin üstünde telefon, kim bu saatte arayan karsi cins diye sorgulamadik da ama... Sevginin en büyük dostuydu bizim için "güven"...
Ve güvenin ardina saklanmis bir "saygi" vardi daima...
Ne kavgalar, ne badireler atlattik 17 senede...
Eee ülkeler neler gördü, biz çekirdek aile mi sütliman yasayacaktik...

Öyle bir girdik ki birbirimize, ben ilk kez odamin dışında yattim bi gece, misafir odasinda... Gece yarisi kapi açildi, esim "ne yapiyosun burda?"diye sordu kapinin esiginden, "uyuyorum" dedim buz gibi bi sesle...

Gitti, gelmesi 1 dakikasini almisti elinde yastikla... "kay yana" dedi daracik yatakta. "ne yapiyosun?" dedigimde "benim yerim senin yanin, sen gelmezsen ben gelirim" dedi...Anladim ki o gece, en uzun kavgamiz yat saatine kadar sürecek...

Ve bence dogrusu da bu...
Özen gösterdik o günden sonra, evin her yerinde kavga ettik, yatak odamiz haric..
Kırsak da zaman zaman kalplerimizi, asla kin tutmadik birbirimize...

Toplum kurallariyla oynasaydik bu oyunu belki de 41 inci çift olacaktik o listede...

Ama oyunun kurallarini biz koyduk... Nede olsa Bizim oyunumuzdu, oynanan...

Evlilik; hesapsız içine dalınmasi gereken bir oyun bence...

Topluma kulaklarını tıkayarak hem de... Ne benim, ne de bizim sözlerimizle...

Sadece gönlünüzden geçtigince...

Dedigi gibi Ataol Behramoglu' nun;
"...Yasadiklarimdan ögrendigim bir sey var: Yasadın mı büyük yasayacaksin, ırmaklara,göge, bütün evrene karrışırcasına.

Çünkü ömür dedigimiz sey, hayata sunulmus bir armagandir.

Ve hayat, sunulmus bir armagandır insana..."
CAN DÜNDAR

5 Ekim 2007 Cuma

Fransızcaya Başlıyorum!!!!

Eee eşim Fransızca biliyor, sevgili kızımız Fransızca öğretim veren bir Türk okulu olan Tevfik Fikret’e başladı; bu ne demek, bir beş sene sonra yemek masasında kendi aralarında muhabbet edecekler Fransızca, ben de konuya Fransız kalıp, öyle bakacağım... Oldu mu ya? Hayatta olmaz, vallahi yediremem kendime böyle bir şeyi... Hazır Tevfik Fikret’de velilere uygun fiyatlı dil kursu açtı, kaçırırmıyım, aldım kalemimi defterimi başlıyorum yarın Fransızcaya!

Bilmem ki becerirmiyim, bir yandan da bu yaştan sonra zor geliyor derse katılmak, dil öğrenmek ama denemem lazım yoksa aklımda kalacak. Atalarımız ne demiş “Öğrenmenin yaşı yoktur”, “Bir dil bir insan” (böyle miydi ya bu atasözü? Konfirme eder mi birisi??) Geldim gaza bu sözlerle yazıldım işte kursa. Hayırlısı bakalım, Cumartesileri 11.00-12.30 dersteyim ben artık :-))))

4 Ekim 2007 Perşembe

Hoş hoş pek hoş

Dün servisten kucakladım kızımı, şöyle idi diyaloğumuz;

-Anne bir ağabeyim oldu benim:-)))
-Nasıl yani?
-Birinci sınıflar için bir ağabey ya da bir abla verdiler herkese, benim de bir ağabeyim oldu... İsmi Onur
-Ne olacak, nasıl olacak peki?
-Onlar bize ablalık ağabeylik yapacak, yanımıza gelecek tenefüste kitap okuyacak istersek, veya bir sorunumuz olduğunda onlara gidip sorunumuzu paylaşabileceğiz.
-Aaa ne kadar güzel,sevdin mi peki ağabeyini, sen ne gibi yardım isteyeceksin ondan?
- Çok sevdim de biraz yaramaz galiba, peşinden koştum koştum bütün gün (!!:-)) Ama söylicem bana biraz okuma öğrenirken yardım etsin...

Ne hoş değil mi, dayanışmanın süper bir örneği bence, büyüklere sorumluluk, küçüklere ise hem paylaşmayı öğretmede bir yöntem hem de okula alışma sürecinde sorunlarla karşılaştığında kolaylık. Bakalım nasıl işleyecek, hep birlikte göreceğiz... Haaa sene sonunda da yılın ablası, ağabeysi seçilecekmiş okulyönetimi tarafından....

Çok hoş bir şey daha var Tevfik Fikret'de; her gün düzenli okuma saati. Saat 12.45,13.00 arası okul tamamen bir sessizliğe bürünüyor, ziyaretci kabul edilmiyor ve telefonlara bakılmıyor. Bu 15 dakikada herkes ama herkes yani güvenlik, temizlik görevlisi, kantin görevlisi dahil kitap/gazete okumak durumunda. Bizimkilere şimdilik öğretmenleri veya seçilen ağabey/ablalar okuyor. Yılbaşından itibaren ümit ediyoruz kendileri okuyabilecek. Bakalım benim evdeki çabalarım, okuldaki bu güzel yöntemler Deniz'de okuma alışkanlığı oluşturacak mı?

3 Ekim 2007 Çarşamba

Aaa bir bakmışımki 10 gün olmuş yazmayalı, nasıl yani ya? O kadar mı çabuk geçmiş zaman, anlayamadım vallahi... Geçen Pazartesi akşamı itibarı ile 3 geceliğine İstanbul’a gittim, hani ben home-office çalışıyorum ya, hani Alman bir firmanın Türkiye temsilcisiyim ya, işte bu sebepten Alman firma sahibim ile İstanbul’da buluştuk. Şeker mi şeker bir adam bu Elmenhorst, inanılmaz bir zeka ve yaşına rağmen enerjisi var. Havaalanında buluşup iftar saatini Gloria Jeans’de bitirip attık kendimizi Nevizade sokaklarına.. Bir sohbet bir muhabbet, akşam 11.00 ‘ i ettik. Niye bilmem ama bir şekilde yabancılarla diyaloğu ve iş yapmayı seviyorum ben, İngilizcemi kullanmayı seviyorum, başka kültürlerle kaynaşmayı seviyorum yapımda var bu...

Neysem bu buluşma benim için çok çok farklı bir özelliğe daha sahip, zira 8 sene İstanbul’da çalıştığım ve ithalat müdürlüğü yaptığım eski firmama ziyarete gidiyorum iş için... İşin komik yani şu bilmeyenler için, 8 sene ithalat müdürlüğü yaptığım ve satın aldığım malı satıyorum şimdi ben.. Yani biraz karışık ve değişik bir durum ama hayat beni bir şekilde bu noktalara getirdi işte... Kalbim küt küt atıyordu yine eski firmamdan içeriye girerken ama sıcak kucaklaşmalarla rahatlayıverdim birden. Mehtap’ı, Pervin’i kucakladım ya tamam oh rahatladım işte...

Neysem eski firmamın yeni sahipleriye (?!!!) yaptığımız keyifli bir iş sohbetinden sonra diğer iki firmamızı ziyarete koyulduk, Allah’ım bu ne trafik, vallahi ne çok özlemişim derken İstanbul’u anında Ankara’ya dönesim geldi oracıktan. Sonradan öğrendim ki Media Markt açılışı sayesinde kilitlenmiş özellikle bizim gittiğimiz yerler o gün.. (oysa ki İstanbul’da hiç trafik olmaz değil mi!!!!) Herşeye rağmen işlerimizi bitirip 2 saatte karşıya geçip Hanedan’da eski patronumla rakı sofrasına oturunca unuttum gün boyunca çektiğim trafik rezaletini ve vurduk muhabbetin dibine o akşam... Akşamın sonunda da önce kankam Mehtap’a uğrayıp keyifli bir muhabbet ardından Işıl’ın evinde yine muhabbet ve derin bir uyku ile ertesi sabahı ettim.

Ertesi gün yine oradan oraya koşturma; firma ziyareti, iş icabı market ziyareti, kiralık arabayı teslim et, Elmenhorst’u havaalanına bırak derken can hıraş yetiştim Ankara otobüsüne.. Veeee 23.30 itibarıyla evimdeyim, çok özlemişim önce kızımı, sonra kocamı ve deee evimi.......

20 Eylül 2007 Perşembe

Dağlar Kızı Reyhan

Dağlar kızı reyhan reyhan reyhan
Herkes sana heyran heyran heyran
Ne güzelsin ay kız, bir tanesin vay kız!..

Taktım valla; yok yok şarkıya değil "reyhan" 'ın kendisine.. Benim gibi sebze ve ot meraklısı biri nasıl oldu da böyle geç keşfetti bilemiyorum ama son bir kaç aydır soframızdan eksik olmuyor. Tüm salatalara süper oluyor, özellikle yeşil salataya karışınca daha da bir güzel oluyor. Geçen etli türlünün içine doğradım bir tutam enfes bir aroma verdi....

Bu arada internetden bu bitkiyi araştırayım dedim, meğersem (çok şaşırdım valla)bizim reyhan aslında fesleğenin öbür adı imiş ancak Haziran-Eylül ayları arasında pembemsi bir renk alırmış yani bizim reyhan olarak bildiğimiz hali(zaten tadı çok tanıdık idi:-)))

Bu arada geçen hafta bizim bahçeden gelen ve bir adedi 1 kg ağırlığında bir kabak var idi, bir türlü ne yapacağımı bilemediğim.. En sonunda ortadan ikiye böldüm, içine bol kaşar rendesi, sarımsak, ceviz, sızma zeytinyağı veeee reyhan koyup verdim fırına... Vallahi görüntü çok güzel gözükmese de inanılmaz lezzetli oldu, şapur şupur yedik Eray ile birlikte.. Özellikle kocamın yaptığım sebze yemeklerini keyifle yemesinden acaip haz duyuyorum zira kendisi tam bir etobur..

Tavsiye ederim reyhanı/fesleğeni salatalarınıza, tüm marketlerde var tanesi 0,79.-YTL...
Get this widget | Track details | eSnips Social DNA

19 Eylül 2007 Çarşamba

Büyü bozuldu!!!!!!!!

Bu kadar mı çabuk bozulacaktı okulun büyüsü? Dün akşam ki diyaloğumuz:

- Anneee boğazım ağrıyor ya biraz yarın okula gitmesem??
- Deniz’ciğim daha önce de anlatmış idim, yuvada iken böyle gitmemeler olabiliyor ama ilkokuldan itibaren böyle şeyler olmaz. Ciddi bir hastalık olmadığı sürece okula gitmemeyi kabul etmiyorum.
- Ama boğaz ağrısı ciddi değil mi anne? Zor yutkunuyorum bak..
- Ben bu akşam sıcak bitki çayları içeceğiz, yatarken de ilaç vereceğim bak gör sabaha hiç bir şeyin kalmayacak...
- Geçen hafta bir arkadaşım ishaldi ve tam 3 gün okula gelmedi.
- İshal farklı bir şey yavrum, çok şiddetli olabilir, mikrobik olabilir... Hala ikna etmeye çalışıyorum ilkokulda devamlılığın önemi ile ilgili...
- Ufff anne, sabah kalkmak çok zor....

Her şey çok iyi gidiyor derken sükut-u hayal oldu bu konuşmalar sonrası.. Daha ilk haftadan olurmu yani, oluyor işte....Çalışan anne çocukları başlıyor okula 3 yaşında mecburiyetden ve bundan dolayı da galiba sıkılıyorlar erkenden okuldan...Gerçi dünkü sadece bir denemeydi ya tutarsa diye ama yemedi tabii...

Bu arada halen tek parça gelmeyi beceremedi Deniz.. Bir gün silgi kayıp, bir kalemtraş. Dün yazı defteri serviste kalmış, çünkü defterini çantaya koymaya üşenmiş miş.... Sabah hava serin olduğu için hırka ile gidiyor akşam geliyor hırka okulda:))) Ertesi gün yine bir hırka derken, artık bügün 3 hırka ile dönmesini bekliyorum okuldan:-)) Amma velakin, benim için en önemli ve endişelendiğim nokta olan tuvalet konusunda hiç bir sorun yok... İlk ödevimiz verildi, çizgi çaışması ve boyama, işte aşağıda...


Bu arada Cumartesi günü veli toplantımız var okulda, tüm öğretmenlerle tanışacağız, heyecan devam ediyor...

17 Eylül 2007 Pazartesi

Shakira Deniz



Benim kızımı tanıyanlar bilir, tipik bir kız çocuğu değildir aslında, cilvesi yoktur, dans etmez, bebeklerle arası pek yoktur vs.. Ancak bu video benim tezimi çürüttü, inanamadım ben de gördüğüme!!!!

Ne mi Yapıyorum?


Deniz’in okula başlamasıyla ben de hayatıma çeki düzen verdim, zira 3 aydır acaip aylak durumlarında idim kızımla birlikte.

Sabah saat 7.00’da uyanıyor, kızımla birlikte kahvaltı ediyorum. Onu yolcu ettikten sonra kısa bir gazeteye göz atış ve 8.30’da açılışla birlikte doğru sitemizin fitness salonuna. 45 dakikalık spor keyfi... E ne yapalım yaş 35’e dayandı, metabolizmanın yavaşlamaya başladığını hissediyorum maalesef, eğer bu vücudu şimdi sıkılaştıramazsak yaşlılıkta lömbür lömbür olacağız. E yakışırmı yani???

Fitness sonrası eve gelip duş alıyorum ve saat 10.00 itibarı ile home-office işlerimin başındayım. 2-3 saat gerekirse daha çok işlerimi yoluna koyuyorum, daha fazla ne yapabilim ile ilgili kafa patlatıyorum (ama henüz bulamadım:-(( ) Derken saat 16.30’a kadar ev işleri ve yemek ile geçiyor bazı günler.. Malumunuz artık full time çalışma zamanlarım gibi sürekli bir yardımcım yok evde, dolayısıyla ev işleri de hatırı sayılır bir zaman alıyor maalesef. Tabii ki her gün bu kadar ev işi ile geçirmiyorum zamanı, bazen anne ile bir alışveriş kaçamağı, kitap okuma, bir arkadaş ile kahve keyfi, kocayla sinema kaçamağı, bloğa yazı yazma gibi diğer işler de var... Bu arada bayram sonrası da gündemimde doğa fotoğrafcılığı var...

Saat 16.45’de kızımı servisten kucaklayıp eve gelmemizle hayat onun artık...

Ah bir de işlerimi biraz daha genişletip, daha bir mutlu olsam işimle ilgili, her şey çok güzel olacak. Olacak olacak o da olacak.....

13 Eylül 2007 Perşembe

İlk günler

Yarın da bitince ilkokul hayatımızın ilk haftasını devirmiş olacağız... Şimdilik herşey çok yolunda (tü tü maşallah) sabah uyanma güçlüğü dışında hiç bir sorunumuz yok. Okul dönüşü servisten inişinde gülen yüzünden anlıyorum ne derece keyifli olduğunu...İnşallah tüm okul hayatı böyle keyifle geçer....

İlk gün servisten iner inmez ilk lafı şu oldu “Anne biliyormusun tam 7 tane tenefüs var, üstelik bir tanesi çok uzun” Çok güldüm bu lafa, ne bu ya dedim ilk günden tenefüslerin hesabı. Neyse; ilk günü boyama, hamur oynama, tanışma ve muhtelif oyunlarla geçirmişler. Çok sevmiş öğretmenini kızım...

İkinci gün servisten inince “Bonjour” ile karşılandım, arkasından “Je m’apel Deniz” ve “Comment alles vous? “ şeklinde cümlelerle. Pek bir hoş geldi kulağıma Fransızca söyledikleri... Fransızca öğretmenini de çok sevmiş, biri Türk imiş adı Muzaffer, diğeri bir kızmış ve hiç Türkçe bilmiyormuş!

Üçüncü gün “anne biliyormusun, öğretmenler sınıfa girince hep ayağa kalkacağız bundan sonra” dedi okuldan dönünce. Akşam boyu ben öğretmen oldum, o öğrenci; ben içeri girdim odadan o ayağa kalktı: “Günaydıııınn öğretmenim” diye oyun oynattı bana. Bu kuralı da çok sevmiş okulda))

Bugün ise şaşırttı beni servisten inince,
- Anne eve gider gitmez deterjanlarımızın üzerine bakacağız!
- Neden peki?
- Geri dönüşüm işareti var mı yok mu diye?
- Peki sen geri dönüşüm ne demek biliyormusun?
- Evvet bugün öğrendim, çevre dostu demek, ambalajın çevreye zarar vermemesi demek. Hadi bakalım anne...
Eve gelir gelmez, hemen banyoya gidip dolaptaki tüm deterjanları indiriyor ve geri dönüşüm işaretini arıyor ve hepsinde buluyoruz. Pek bir mutlu oluyor. Arkasından suyu tasarruflu kullanma ile ilgili öğütler veriyor,

-Anne dişimizi fırçalarken suyu boşa akıtmamalıyız, sen de hep söylüyordun bunu öğretmenim de anlattı bugün.

Nasıl ilk günler için hiç fena değil ne dersiniz?

10 Eylül 2007 Pazartesi

Okulluyuz!!!!

Daha dün annemizin kollarında coşarken
Çiçekli bahçemizin yollarında koşarken
Şimdi okullu olduk, sınıfları doldurduk
Sevinçliyiz hepimiz yaşasın okulumuz!

http://picasaweb.google.com/anteksltd/OkulumuzunIlkGunu

9 Eylül 2007 Pazar

Bugünü sabahdan Deniz’in hem eğlenebileceği hem de eğlenirken yorulacağı (ki akşam erken yatsın), öğleden sonrayı da hep birlikte sakin geçirme üzerine plan yaptım. Dünden Noelle ile konuşup Eymir gölüne gitmeğe karar verdik, havanın serin olacağını bildiğim için göl kenarı yürüyüşünün iyi geleceğini düşündük bize ve çocuklara...

Sabah saat 9.30’da buluştuk, kahvaltıyı orada piknik şeklinde yapmak üzere hazırladık. Önce yaklaşık 4 km ‘lik bir yürüyüş yaptık (hala 4 çocukla nasıl yaptığımıza inanamıyorum, bir 4 km de döndük çünkü)


Göl kenarında konuşlandık, çıkınlarımızı çıkadık ve keyifle kahvaltılarımızı yedik. O kadar acıkmışız ki kahvaltı bittikten sonra fark ettim hiç fotoğraf çekmediğimi...

Göl maalesef küresel ısınma nedeni ile biraz çekilmiş, kenarları bataklık şekline dönüşmüş.. Boğazımız ve denizimiz olmasa da her şeye rağmen 20 dk ötemizde etrafı orman kaplı bir gölümüz var.-)), umuyorum bol yağmur yağar da bundan da mahsur kalmayız bu şehirde...

Yolumuzun üstünde yine tavşanlara rastlıyoruz, bloğumu takip edenler hatırlayacak bugünlerde her gittiğimiz yerde çıkıyor karşımıza, havuç taşıyacağım artık bu sevimli hayvanlara vermek için...


Çocuklar bol bol açık havada koşturdular,top oynadılar ve 4 km’lik dönüş yolundan sonra saat 14.00 civarı evimize döndük.

Sonrasında banyomuzu yapıyoruz ve okuldan söylenenlere göre ilk gün çantamızı hazırlıyoruz: Çizgili defter, boya kalemler, kalem kutusu, oyun hamuru ve yedek kıyafet. Yarın saat 9.00’da törene sınıf öğretmenine teslim edip Deniz’i, akşam servis ile karşılayacağız

Tüm gün okul ile ilgili soru sormasını bekliyorum Deniz’in, hiç br şey sormuyor.. Akşam beraber yatabilirmiyiz diyor ve tabii ki kabul ediyorum. Saat 20.00 den itibaren çok uykusu geliyor, 20,45’de yataktayız...

-Anne bir şey sorabilir miyim?
- tabii tatlım (okul ile ilgili sorular başladı nihayet diyorum)
-Köpeklerin akciğerleri nasıl oluşuyor acaba?
-????!!!! Tüm canlılar anne karınlarında organları minik minik oluşmaya başlıyor, zamanla bebek büyüdükce organlar da büyüyor ve doğum zamanında artık tüm organlar yeteri kadar gelişip çalışıyor...
Sessizlik....
-Bir soru daha sorabilir miyim anne?
-Tabii tatlım (tamam okul sorusu geliyor...)
-Deniz kestanesi niye batıyor insanların ayaklarına?
-İkinci şok.. Çünkü deniz kestanesi üstünde çok uzun ve sert dikenler var, insan da onun üstüne basınca dikenler batmış oluyor.. artık uyusak, biliyorsun sabah okul var erken kalkacağız..
-Son bir soru daha sorabilir miyim anne?
-Son olsun lütfen sor canım ..
-Sen bana hamileyken sadece yan ve sırt üstümü yatıyordun?

Şaklabanlık yaparak nasıl yattığımı anlatıyorum ve de hafiften fırçalıyorum artık uyuması için. Tekrar emin oluyorum ki Deniz son derece kendime güvenen bir çocuk ve yarın hiç bir sorun yaşamayacağız ve de umuyorum tüm okul hayatı boyunca....
Dünkü tanışma toplantımız çok keyifli geçti, önce tüm veliler ve öğrenciler konferans salonunda toplandık. 5 sınıf başlayacak bu sene birinci sınıfa 25’er kişiden. Okul yönetimi 25 kişilik sınıfları hazırlamışlar bir kağıda, 5 öğretmeni de çağırdılar salona ve öğretmenler kura ile sınıflarını çektiler, yani öğretmen seçme konusunda torpil yok bu okulda. Sonra her öğrencinin ismi okundu ve öğretmenler sevgiyle karşıladılar öğrencilerini...

Daha sonra onlar çıktı salondan ve bizler de öğretim yılı için hazırlanan ve her zümre başkanı tarafından sunulan bilgilendirme konuşmalarını dinledik....
Yaklaşık 45 dakika sonra çocuklarımızla yemekhanade buluştuk, her sınıf ayrı ayrı oturmuş yerlerine bizler için hazırlanan ikramları yemeğe başlamışlardı bile... İşte Deniz’in beni ilk gördüğü an...

Herkes öğretmenlerin etrafını sarmış panik havasında sorular soruyordu, pek çoğu zırva span sorular, neyse son dereec sabırla ve güleryüzle cevapladı sorulanları Tuğba öğretmen.. Genç ve sempatik olması ilk edindiğim intibalar....

Deniz ‘e daha sonra sınıfını göstermesini istiyorum, gayet kendinden emin tüm sınıfların başına bakıyor ve “E” harfini arıyor, işte burası diye gösteriyor bulunca... Sınıftaki panoları anlatıyor bana...

Kopamıyoruz bir türlü okuldan çocuk bahçesinde oynayıp duruyor kendi gibi Yağmur adında bir çocukla... Annesi babası da benim gibi bekliyor orada, derken annesi yanıma geliyor ve çocuklarımızın aynı sınıfta olduklarını öğreniyoruz şans eseri,. İş güç derken bir de öğreniyorum ki Yağmur’un babası Mustafa Balbay... Yaklaşınca hemen tanıyorum zaten kendisini ve çok seviniyorum tanıştığımıza, zira 1 ay kadardır 25 sene okuduğum gazete olan Hürriyet’i bırakıp Cumhuriyet’e döndüğüm için her yazısnı takip ediyorum her gün...

Derken vedalaşıp arabalarımıza biniyoruz ve öğretmeni ile neler yaptığını soruyorum Deniz’e.

- İşte sınıfa girdik, tanıştık, yaka kartlarımızı taktı öğretmenimiz, 2 hafta taşıyacakmışız bunları, bilmem ne bilmem ne...

- Bu bilmem ne de ne demek diyorum kendi kendime... “E peki sevdin mi öğretmenini”

- Eveeet çok sevdim, çok tatlı..

- Sinir oluyorum tek kelimelik cevaplara ama yumuşakca tekrar soruyorum “Çok sevindim çünkü ben de çok beğendim, peki başka neler yaptınız”

- Üff anne ne çok soru soruyorsun, sohbet ettik, bol bol boya yapacakmışız, güzel vakit geçirecekmişiz birlikte bilmem ne bilmem ne... Ha bir de hindistan cevizli çikolata verdi hepimize.... Sorma artık...

Bu kadar bilgi alabildim ancak, kıl oldum bu bilmem ne bilmem ne lafına....