19 Aralık 2007 Çarşamba

Sobelenmişim!

Yeni tanıştığım (sadece blogdan değil, face to face olarak da yani:-))) ) deniz sobelemiş beni, sobe konumuz takıntılar; ilk aklıma gelen şunlar....

* Mutfakta ne yapacaksam yapayım, önce mutlaka mutfağı temizlerim. Yani pis tezgah, dağınık bir mutfakta asla işe başlamam ben!

* Peynir hayatımın "olmazsa olmaz" ıdır. Sabah kahvaltısında mutlaka peynir yenmelidir, ola ki yenmedi (ki yılda 3-5 günden fazla olamaz) akşam yemeğinde mutlaka! Peynirsiz bir gün geçemez benim için....

* Bu sene oluşan yeni bir takıntım var, kızımı servisten alınca yolda yürürken daha eve girmeden defterini çantadan bulup ne yaptığına bakıyorum; resmen takıntı şekline dönüştü, sabredemiyorum eve kadar!!!

* Tek başına yatağa girememe takıntım var, iyigeceler derim ama arkasından en az 1 saat daha otururum; illa eşimle aynı anda gireceğiz, ya bırak işte adam senin beğenmediğin filmi seyredecek, hasta ruhlu kadın:-)))

* Kızımın uyku saati de takıntı bende, 1 saat geç yatmasına dayanamıyorum. Eşim hiç sevmez bu huyumu "takıntılısın ne var biraz gecikse" der ama ben inat ederim... Çünkü sabah Deniz'i yataktan kazıyarak uyandırıyorum!

"Takıntılar" konulu sobenin şartı üç kişi sobelekmiş, haydi bakalım yeni tanıştığım sevgili zamandan sızan, yine yeni tanıştığım ve de yeni sayfasına taşınan müthiş keyifle okuduğum sevgili Bengi, ve de kankamın kardeşi sevgili serap (huuuu nerelerdesin, ebe sobe!) SOBELEDİM SİZİ:-)

17 Aralık 2007 Pazartesi

Mevlana

"Gel, Gel, ne olursan ol, gel!
İster kâfir, ister mecûsî, ister puta tapan ol, gel! Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir. Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel!"

var mı böle bir hoşgörü, ne güzel bir söz değil mi, şu an tüylerim diken diken TRT 2 'deki Şeb-i Aruz'u seyrediyorum. Bir kaç saat önce de buradan geldim... Olga Bale bu seneki Mevlana Yılı kapsamında sema formunda çok güzel bir modern bale gösterisi hazırlamış, keyifli bir gösteri sundular bize...

Internetden biraz araştırma yaptım ve özellikle şu sayfada okuduklarıma inanamadım. ne olur açın okuyun ve bakın Hollanda'da nasıl kutlanmış Mevlana bu sene...

Aşağıdaki video yine Hollanda kutlamalarından...


Hay allah kahroldum ya bu sene bu kadar imkanım varken nasıl akıl edemedim şu kutlamalara gitmeyi? Neyse Deniz biraz daha büyüsün mutlaka götürmeliyim onu....

Bu arada geçen hafta kızımın okulunda yeni yıl kutlamaları için 3 günlük bir panayır var idi. Ben de hazır fırsatım var iken koştum doğru okula bakalım şu panayırda neler var diye.. Yaklaşık 5 masa kurulmuş lise binasında, bir tanesi UNICEF standı diğerleri ise çocuklara yönelik muhtelif hediyelik eşya.. Neyse konumuz Mevlana saptırmayalım, hani Tevfik Fikret Fransızca öğretim veren bir kurum ya bu anlamda Christmas tatili de var, çünkü okulda çok fazla Franzsız öğretmen var. Ben de Christmas yakın olduğu için, okula giderken okulun Avrupai bir şekilde yılbaşı süsleri ile dolu olacağını düşünürken, lise binasına girdim; bakın neler var idi...






Christmas süsü beklerken Mevlana süslemeleri ile karşılaşmak çok hoşuma gitti doğrusu. Zira zaman zaman Fransız kültürü baskın olabilir mi diye kaygılanırken bu tezimi git gide çürütüyorum. Türk kültürü her zaman baskın, doğal olanı bu ve böyle olmalı...

Mevlana'nın ulvi bir sözüyle başladık yine öyle bitirelim; bu sözü ilk kez duydum ben ve çoook çoook hoşuma gitti, sizlerle de paylaşmak istedim..

Ben dostlarımı ne kalbimle,
ne de aklımla severim.
Olur ya ...
Kalp durur ...
Akıl unutur ...
Ben dostlarımı ruhumla severim !
O ne durur, ne de unutur ...

16 Aralık 2007 Pazar

Severiz...

Biz kocişkomla içmeyi severiz, zaten arkadaşlık ilişkimizin aşka dönüşmesin de üniversite yıllarımızdaki rakı sofralarının önemli katkısı olmuştur...Amma velakin yaşımız ilerledikce rakıdan şaraba doğru da bir geçiş yaptık. Son dört beş senedir de evde bir kaç akşamı mutlaka kırmızı şarap içerek geçiriyoruz, hani kırmızı şarabın antioksidan olduğu ilan edildiğinden beri....Yanında peynir çeşitlerimiz, salatalık, cherry domates ooohh tadından yenmiyor yani, severiz biz başbaşa keyifli içmelerimizi...

Son bir kaç yıldır da içki konusunda bir çeşnimiz daha oldu, o da Mey tarafından üretilen HARE likörleri.... Hepsi birbirinden lezzetli; acıbadem ve ahududu favorimiz idi, çok yeni bir tanesini daha keşfettik. O da Kremalı ve Türk kahveli olanı. Tadı aynı Baileys'i andırıyor...

Bu arada 2 dipnot 1)sanmayın ki alkoliğiz, dozunda içeriz biz ama herkes gibi bir kaç vukuatımız vardır tabiii:))) 2)Likör bardaklarım çok güzel di mi? Geçen sene aynı anda ben Mehtap'ıma yılbaşı hediyesi, o da bana ev hediyesi almıştı bunları...

Hani önümüz bayram ya belki misafirlerinize Türk kahvesi eşliğinde ikram edersiniz diye düşündüm; kalanı da arkasından yılbaşı akşamında itinayla tüketilir:-)))

15 Aralık 2007 Cumartesi

Teşekkür

Dün kalbim heyecan dolu kalktım yatağımdan... Yüreğim kıpır kıpır... Neden mi? Çünkü bir önceki gün çok nazik bir davet aldım sevgili gezicini'nden.. Diyordu ki, "sevgili Nazlı biz yarın blogcu kızlar Liva 'da bululuyoruz saat 12.00 de, sen de gelmek istermisin?" Gelmem mi, koşa koşa, zaten gezicini'ni, zamandan sızan'ı ve bembi'yi keyifle takip ediyorum son zamanlarda; üstüne bir de yüzlerini görüp canlı sohbet harika bir fikir olacaktı... Annem her zaman demez miydi bana "Kızım hayattaki en iyi kolleksiyon arkadaş kolleksiyonudur", bu felsefeyle büyüdüm ben ve bu felsefeyi ilke edindim hayatta.. (bu arada annemin lafı bir düşünüre de ait olabilir tabii tam bilemiyorum:-) )

Tanıdığım blogların yanında yenileriyle de tanıştım; deniz, acemiaşcı, çekirdeksiz üzüm ve sevgili Melike... Sonrası ise keyifli yenen yemekler içilen çaylar, sıcak sohbetler....

Buluşmaya gelirken ve de sohbetimiz başlayınca bu grubun çok öncelerden arkadaş olduğunu ve bunu blog aleminde de devam ettirdiklerini düşünmüştüm. Sorunca öğrendimki bir kuzen eşler dışında herkes birbirini blogdan tanımış; müthiş bir sürpriz oldu bana! İkinci sürpriz ise bu grupta bir de şehir değiştirene kadar devletşah'ında yer alması oldu...

Hiç aklıma gelmeyen başıma geldi, yani sanal alem arkadaşlığından reel hayat arkadaşlığına!!! Çok keyif aldım sizlerle olmaktan ve nazik davetiniz için küçük bir teşekkür etmek istedim buradan, sevgiler....

12 Aralık 2007 Çarşamba

Sosyal Sorumluluklarımız

Kurban Bayramı ve yeni yıl yaklaşırken her zaman kontakta olduğum ve taktir ettiğim bir kaç kurumu sizlerle paylaşmak istedim....

Ben kısmen vejeteryan olduğum ve kurban kesimi fikri bana nahoş geldiği için kurban bayramında kurban kesmiyorum ama bir şekilde bu bayramda mutlaka bir yardım yapıyorum. 3-4 sene kurban bağışımı Mehmetcik Vakfı'na yapmış idim, son 4 senedir de Lösev'e bağış yapıyorum.

Ankara'ya taşındığımızdan beri de ayda bir bir şekilde Lösev'e eski eşya toparlayıp götürmeyi de kendime görev edindim. Tüm tanıdıklarıma haber salıyorum, eski eşyalarını ayıklattırıyorum ve gidip onlardan alıp Lösev'e götürüyorum. Zaman zaman stok fazlalığından alamıyorlar veya yeni eşya istedikleri durumlar olabiliyor ama bir şekilde ben elimdeki fazlalıkları ihtiyacı olanlara ulaştırıyorum. Lösev dağıtımlarını inanılmaz organize bir şekilde yapıyorlar, özel kolilere ailenin tüm fertleri için birer eşya diziyorlar; bir kere rastlamıştım ve çok hoşuma gitmişti...

Bunun yanında Çekül Vakfı çok taktir ettiğim diğer bir kurum. Hatta bu sene yılbaşı hediyesi yerine herkese 7 ağaç kampanyası dahilinde "fidan dikimi" hediye etmeyi planlıyorum. Çekül'ün sayfasını açınca okuyacaksınız " Her birimiz günlük yaşamımızda tükettiğimiz kağıt, kalem, mobilya, yakacak gibi çeşitli gereksinimlerimiz için yılda ortalama “7 Ağaç”ın kesilmesine neden oluyoruz. Bir başka deyişle, her yıl doğaya, “7 Ağaç” borçlanıyoruz. İşte bu anlamda doğaya olan borcumuza karşılık katkıda bulunmak ve de kılık, kıyafet, tabak, çanak gibi artık fazla eşyalarımızın üzerine yeni birini eklememek için bu seneki hediyem 7 ağaç olacak sevdiklerime... (7 ağaç bedeli 30 YTL, bence çok da uygun)

Bu arada tabii ki unutmamamız gereken Tema var, yine "Meşe Projesi" mutlaka hepimizin katılması gereken bir proje... "7 ağaç" fiyatını çok bulanlar yarı fiyatına "meşe projesine" katılabilirler...

Hani hazır hepimiz şu anda ne hediye almalıyım diye düşündüğümüz bir dönemdeyiz ya, hatırlatayım dedim, capitalist sistemin objelerini bir kenara bıraksak da biraz daha faydalı şeylere yönelsek, ne dersiniz?

9 Aralık 2007 Pazar

Hafta Sonumuz

Oldukça yoğun bir hafta sonu geçirdik. Ne zaman Deniz'den büyük çocuğu olan birisi ile konuşsam hep ilkokul yıllarında hafta sonlarının doğum günleriyle geçtiğinden söylerler. Hakikaten de durum öyle galiba, zira bizde de başladı doğumgünleri; Cumartesi gününe iki doğum günü düştü, biri sınıftan arkadaşı diğeri de tenisten...

Hal böyle olunca Eray Cumartesi günü ben Fransızca kursunda iken Deniz'i ilk doğum gününe bıraktı.. Kurstan sonra ben de uçarak gittim Taycan'ın doğum gününe (süper anne ruhu var ya bizde:-))) kaçırmayız hiç bir etkinliği... )

Geçenlerde çocuk gibi de yazmış idi ve ben de onu tamamen onaylamış idim. Aslında benim kızım da çok fazla yoğun animasyonlu doğum günlerinden hoşlanmıyor. Takip ettim; kimi oyunlara katılıyor, kimlerine katılmıyor... Deniz de biraz değişik bir kız çocuğu, mesela tüm çocukların bayıldığı balon oyunlarından hoşlanmıyor çünkü balon patlayacak diye ödü kopuyor! Eh balonsuz da parti mi olur diyeceksiniz, vallahi siz de haklısınız... Ama ne yapayım sevmiyor işte... Sonra müzik eşliğinde dans etmeyi de sevmiyor. Tabii benim bloğumda yazdığım "Shakira Deniz" yazımı okuyanlar, Nazlı pes yani dansı sevmeyen çocuk bu mu diyecektir ama vallahi hayatında yaptığı tek dans o işte.. Zaten yazımda da yazmıştım nasıl şok olduğumu Deniz'i görünce öyle...

Neyse konuyu dağıtmayalım aslında kızım bu doğum günlerinde an geliyor eğleniyor, an geliyor bakıyorum sessiz sessiz bir köşede oturuyor. Ben şimdiye kadar doğum günlerini İstanbul da oturduğumuz sitenin kamelyasında yaptım, tam yanında da çocuk parkı vardı, salıyorduk çocukları kendi haline; vallahi çok daha fazla eğleniyorlardı...Yani bizler hem kendi ayakları üzerinde duran çocuk yetiştirelim derken, bir yandan onları doğum günlerinde bile doğal ortamlarına bırakmayıp bir lidere teslim ediyoruz! Tabii herkes böyle yapınca sistemin içine giriveriyorsunuz, bakalım biz nasıl yapacağız bu sene; görünen o ki doğum günleri hep böyle animasyonlu kutlanıyor.

Taycan'ın doğum gününde sınıftan pek çok anne ile sohbet etme olanağı bulduğumuz için keyifliydi bizler için. İşte aşağıda Taycan ve Deniz'in resmi... Bu arada övünmeden geçemeyeceğim ama kızım pek bir şeker idi bu kıyafetiyle.


Bu doğumgünü bittikten sonra yol aldık doğru Elif'in doğum gününe... O da yine bir parti evinde idi Çayyolu'nda...İşte orada aklı çıktı Deniz'in çünkü erkek çocukları sürekli balon patlatma yarışına girdiler ve Deniz hemen çıkmak istedi. Neyse ki sonra ortam biraz sakinleşti ve o da daha keyifli vakit geçirdi...

Aşağıdaki arkadaşı Işıl, Deniz Işıl'ın annesi ve babası ile birlikte okula gidiyor her gün...

Saat 5'e doğru eve geldik, gelirken Zeynep ablamızı (tanımayanlar için yeğenim olur kendisi) da aldık ve çam ağacını süslemeye koyuldu abla kardeş...


İşte bittiğinde böyle oldu ağacımız. Bu seneki ışıklarımız şarkı söyleyen cinsten oldu hem de; Zeynep fazla olduğu için bizim ağaca getirmiş gelirken...

Sonrasında ağabeylerimin arkadaşından bir maç daveti aldık, kızları evde bırakıp doğru maç izlemeye... Zeynep ablamız sağ olsun, gerçek ablalık yapıyor Deniz'e; bu sayede beni 2. çocuk yapma zahmetinden kurtarıyorlar Tolga ağabeyisi ile birlikte:-))Maç sonucu 2-o FB lehine olunca keyfime diyecek yoktu vallahi Cumartesi...

Pazar sabahı ise okulun ayarladığı ve tüm salonu kapadığı "harikalar kumpanyası" adlı çocuk oyununa gittik. Çok güzel bir oyundu ve tüm çocuklar çok eğlendi...

Eve gelince bir gün önceden sözleştiğimiz üzere Zeynep ablamızı da alıp kuaföre gittik, Zeynep sadece kahkullerini kestiriken benim kızıma da yeni bir model yaptık... Para pa pamm, işte kahküllü Deniz!!!

Tatlı kızım





















Mevlüt sonrası eşarbımı kızıma takmış idim, eşim pes yani bu resmi bloğa yayınlamadın mı diye sitem edince hemen koydum....

7 Aralık 2007 Cuma

Ruhumdaki huzur....

Ruhum dingin, müthiş huzur kaplı bugün tıpkı üstümden tonlarca kiloluk bir yük kalkmış gibi... Tahmin edeceğiniz üzere özel bir sebebi var, evet bugün mevlüt okuttum evimizde. İlk kez yaptım bu işi, ne zamandır istiyordum aslında hem tüm ölülerimiz adına hem yeni evimiz ve yeni hayatımız adına. En sonunda geçenlerde eşimin annesinin İzmir'den bizi ziyarete gelmesi ve kayın babamın ölüm yıldönümü olan 25 Kasım onun ziyaretine denk gelmesi vesile oldu bu mevlüde...

Çok genç hepi topu 24 yaşında, modern ve muhteşem sesli bir hafız okudu duamızı. Dua boyunca aklımdan geçti hep kayın babam, anneannem ve büyükbabam.

Kayınbabam inanılmaz sakin, yavaş hareketli, hep pozitif ve eşine karşı çok hürmetkar bir adamdı... Eşim de pek çok yönünü ondan almış, ruhu şad olsun..

Büyükbabam; beş vakit namazında, hacı, oldukca dindar ama inanılmaz zeki ve akıllı bir adam... Tarih, coğrafya konusunda üstüne yok, her zaman çok okuyan ve okuduklarını çevresindekilere çok güzel aktarabilen bir kişilik, ruhu şad olsun...

Veee anneannem, o kadar özel bir kadın ki kelimeler kifayetsiz kalır onu anlatmaya.. zamanında eşine çok az rastlanır, Almanca, İngilizce bilen ve rahatlıkla konuşabilen, 70 yaşına kadar bilfiil Akdeniz'de bir otelde idarecilik yapmış, torunlarını elinden tutup operalara, sinemalara götüren bir Cumhuriyet kadını idi o; ruhu şad olsun...

Mevlüdün bir başka yönü de Deniz'e dinimize ait bazı şeyleri aktarabilmek. Çocuklarımıza pek çok şeyi söz ile anlatamıyoruz ama yaşayarak, model olarak anlatabiliyoruz aslında. Ben de ona evde sevdiklerimizle, topluca dua etmenin iyi bir şey olduğunu arada sırada bunu yapmamız gerektiğini anlatmaya çalıştım, en azından kulağına kar suyu kaçırdım... Her ne kadar modern bir hayat sürsek de bazı değerlerimizi, geleneklerimizi mümkün olduğunca çocuklarımıza aktarmalıyız diye düşünüyorum...

Sonuç olarak şu anda ruhum dinginlik, huzur ve mutluluk dolu....

5 Aralık 2007 Çarşamba

Yılbaşı yaklaşırken....

Dün gündüz vakti attım kendimi Cepa'ya hadi şöyle kalabalık olmadan yılbaşı vitrinlerine bir göz atayım diye... Sonra birden eski yılbaşılar geldi aklıma, çocukluğumun yılbaşıları...

Ne vardı ne yoktu o zamanlar.... Aşağıdaki gibi bol süslü yılbaşı ağaçlarımız yoktu, sadece TV lerde, filmlerde görürdük bu ağaçları...

İçine küçük hediyeler koymak için yapılan şimdi envai çeşitde bulunan kumaş Noel Baba çizmeleri de yoktu....


Evimizin kapısına astığımız çelenklerden de yoktu....Dün ise biraz çarşıya çıkıp biraz daha yılbaşı süsü alsam mı ağacımıza dediğim anda neye uğradığımı şaşırdım, seçenekler o kadar çok ki şaşıp kalıyor insan...

yazımın başında dedim ya aklıma eski yılbaşı akşamlarımız geldi diye, peki nasıldı eski yılbaşılar hatırlayalım bakalım...İlk aklıma gelen şey Zeki Müren konuşması; nasıl merakla beklerdik heyecanla... Hani saat 11.55'de Zeki Müren çıkar o ağdalı Türkçesiyle "kutlu olsun efendim" li muhteşem bir konuşma yapardı....


Vee saatin 12.00 olmasıyla başlardı Nesrin Topkapı dansı...
Çok net hatırlıyorum, aylar öncesinden başlardı okullarda, evlerimizde Nesrin Topkapı muhabbeti, acaba bu sefer ne dansı yapacak, nasıl giyinecek diye.... Hepimiz TV karşısında kuruyemiş yerken ağzımız bir karış açık Zeki Müren'i ve Nesrin Topkapı'yı beklerdik. Hey gidi günler hey...

Şimdi ise Avrupalı gibi olduk, 1 ay öncesineden çoğumuz başlıyoruz ağacımızı yoksa evimizi yılbaşı süsleri takalım diye...Akşamları otellerde, restaurantlarda binbir çeşit aktivite var seç seçebilirsen.. Bir heyecan bir heyecan...Kızımın aklına da dün düşmüş ne zaman ağaç süsleyeceğiz diye, hafta sonuna söz verdim, Fransızca kursum, onun tenis kursu, yine onun 2 adet doğum günü partisi ve okulca gidilecek tiyatrodan vakit bulduğumuz ilk fırsatda ağaç süsleyeceğiz hafta sonu!

3 Aralık 2007 Pazartesi

Keyifli hafta sonumuz

Hafta sonu kaçamağı yaptık İstanbul'a Cumartesi-Pazartesi arası. Eşimin mezun olduğu GS Lisesi'nin meşhur pilav günü vardı Pazar günü. Özlediğimiz dostlarımızın pek çoğunu bu vesile ile görebilmek amaçlı çıktık cumartesi öğleden sonra yola...

Cumartesi akşam saatlerinde İstanbul'da idik, hiç vakit kaybetmeden kızımı, Eren ve İrem ile birlikte Kader ablalarının güvenli ellerine teslim edip, oturduk denize nazır rakı sofrasına can dostlarımızla...

Biz gecenin keyfine böyle varırken rakı masası başında geç saatlere kadar;

çocuklarda kendi içlerinde keyifli bir geceyi böyle noktalamışlardı biz döndüğümüzde...

Pazar sabahı Mehtap'ımın evinde yaptığımız hızlı bir kahvaltı sonrası Deniz 'i adaşı Deniz'in evine bırakıp biz de doğru pilav gününe doğru yol aldık.
Eray arkadaşlarını gördü mü pilav günlerinde dünyayı unutuyor, başlıyor muhabbetli yatılı gecelerinin anıları... Her pilavda ayrı bir anı duyuyorum sohbetlerinde, o kadar çok şeyi paylaşmışlar ki yıllar boyu, anlata anlata bitiremiyorlar. Ben de Deniz'i yatılı mı versem diye düşünmuyor değilim:-)

Pilav sonrası ise doğru Beyoğlu'nda bir kafeye gittik muhabbetin devamı için..

Sonrasında akşam 5 çayına sevgili eski komşum Gülin'e uğradık. Yine muhabbet, muhabbet, birlikte yaşanan nice güzel günleri andık... 6 aylık Mehmet'imizi sevdik...


Akşam yemeğine ve tekrar yatıya doğru kankam karamelizenin evine. Kendimizi her zaman evimizde gibi hissettiğimiz, birlikte İstanbul'da yaşarken sık sık yaptığımız şarap eşliğinde akşam yemeğimizi yedik.. Deniz ve Eren öyle güzel oynadılar ki doyamıdılar birbirlerine, aynı yatakta yatıp saatler boyu masal anlattılar birbirlerine kıkır kıkır..

Detaylı resimleri görmek isteyenler aşağıdaki linke bir tık yapsınlar lütfen...
http://picasaweb.google.com/anteksltd/IstanbulGezimiz

Az da olsa hasret giderdik dostlarımızla, güzel bir hafta sonu geçirdik hep birlikte sağ olun,var olun!

30 Kasım 2007 Cuma

Hangisini alsam?

Havalar biraz soğudu ya annem başladı kendini resme vermeğe. Kasım-mayıs arası tam gaz resim yapar, Haziran-Eylül'de de tam gaz Bodrum'da yazlıktadır kendisi...

Geçenlerde bana geldi ve internetden bir jokey şapkası bulup bulamayacağımızı sordu. Ayıpsın anne internetde bulamayacağımız hiç bir şey yok dedim ve bir kaç resim verdim ona. Derhal bir eskiz çizdi ve tamam dedi kafamdaki resim şimdi oturdu...

2 gün sonra kafasındaki resmi bitirmişti bile. İşte bahsi geçen resim....

Bu arada doğum günüm dolayısıyla bana bir resim seçmemi söylemişti, görür görmez bunu almaya karar verdim. Amma velakin 2 gün sonra telefonda annemle konuşuyoruz:

-Nazlı bir resim çizdim inanamazsın!
-Nasıl bir şey anne?
-Bir nü çizdim ki inanamazsın nazlıııı!!!
-Nü mü, ne???? anne???
-Orasına da çiçek kondurdum!!! hadi atla gel de bak..

Ertesi gün annemdeyim, işte telefondaki resim, nasıl?

Ciddi bir şekilde aştı annem kendisini, son resimleri çok şaşırtıcı. Son bir yılda hocası değiştiği için tarzı da çok değişti, hayal gücü çok farklılaştı. Acaba diyorum biraz da benim payım var mı bu işte? Hani ben 9 sene ayrılıktan sonra Ankara'ya geldim ya, belki annem daha bir motive oluyordur hayata karşı kimbilir? (yoksa bu bir anne-kız kıskançlığı mı, yani resim yapamıyorum diye kendime buradan pay çıkarıyor olabilir miyim?:-))) )

Son günlerdeki çok şaşırtıcı olmayan 2 resimi daha var aşağıda



Şimdi iki resim arasında gelip gidiyorum, hangisini alsam "nü" yü mü atlıyı mı?Sizce????

27 Kasım 2007 Salı

Diken diken oldum!!!

Bugünkü Bekir Coşkun'u okudunuz mu? Ben dağılmış vaziyetdeyim!!!!!!!!!!!

ortaçağa yolculuk

24 Kasım 2007 Cumartesi

Öğretmenler Günü

Kızımın okulu Tevfik fikret'de Öğretmenler Günü vesilesi ile küçük bir tören düzenlendi Cuma günü... Esasında veliler net olarak davet edilmemişti, kendi aralarında bir tören idi ama kızım 1 ve 2. sınıfların yer aldığı bir koroda olduğu için tabii ki uçtum...

Yine sürprizlerle dolu idi tören, çocukların sundukları yanında öğretmenler mini bir tiyatro hazırlamışlar pek bir eğlenceli, konusundan bahsedeyim; olay sokakta geçiyor bir Fransız geliyor polise Fransızca birşeyler soruyor, polis da yardım etmek için çırpınıyor ve etraftaki insanlardan yardım istiyor. Sokaktaki herkes bir şekilde okulda Fransızca okumuş ancak hiçbiri konuşamıyor, Fransız kadın çırpınıyor, etraftakiler çırpınıyor ama sonuç yok... Oyunun sonunda da işte aşağıdaki şekilde müzikli danslı bir mesaj iletiyorlar çocuklarımıza; istediğin kadar dil öğren konuşamadıktan sonra anlamı yok, esas olan insanlarla iletişim, ne hoşbir mesaj değil mi?

Her törende öğretmenlerin bir rol alması (hatırlayacaksınız Cumhuriyet Bayramında yine öğretmenler ve liseli gençler birlikte yapmıştı Cumhuriyet Oratoryasını)çocuk-öğretmen etkileşimi açısından çok hoş,izleyin bakın çok keyif alacaksınız...


Vee aşağıdaki de kızımın da için de yer aldığı koro, tanımayanlar için hemen solda mavi ayakkabılı, tavşan kulak saçlı olan benim Deniz'im....


Bu arada tüm öğretmenlerimizin bu özel gününü kutluyorum....Tüm öğretmenlere sevgilerimi iletiyorum buradan...

23 Kasım 2007 Cuma

Yaş yolun yarısı (mı acaba??)

Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder
Dante gibi ortasındayız ömrün
Delikanlı çağımızdaki cevher
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün
Gözünün yaşına bakmadan gider

Demiş Cahit Sıtkı Tarancı ama Allah’dan onun gibi düşünmuyorum:-)))

Yolun yarısı fikri berbat bir fikir, herhalde sıkıtılı bir zamanında yazmış şair, ben ise hayatı,her yaşı “yaşanılacak, öğrenilecek tatlı ve tuzlular olarak algılıyorum”. Felsefem her zaman pozitif olmaya çalışmak... Hayat bir okul gibi bana göre, güzel günler zaten güzel ama başımıza gelen üzücü nahoş şeyler ise bir sınav bence... İşte işin özü burada, sınavı başarıyla vermek veya verememek... Yani ben başıma gelen üzgün olayları “vah bu benim başıma niye geldi” diyenlerden değilim... Bu tip olaylara sabırla göğüs gerip hakkından gelmeye çalışıyorum, mutlaka bu olayın başıma gelmesinde bir sebep var diye düşünüyorum... (daha doğrusu düşünmeye çalışıyorum) Dönüp baktığımda yaptığım şeylerden duyduğum hiç bir pişmanlık yok, sadece ve sadece olaylardan çıkartılan sonuçlar var. Doğru yaptığım şeyler için kendimle gurur duyarken yaptığım yanlışlardan da ders alıp gelecek için bunları düzeltmeyi felsefe edindim kendime...

Eşimle bir araya gelip dışarı çıktığımızda hep aynı şeyi düşünüyoruz, hala kendimizi üniveriste yıllarımızda olduğu gibi hissediyoruz, Geçenlerde Rahmi Koç’un getirttiği Leonarda da Vinci’nin orijinal tasarımlarını yaptığı makineler sergisi için ODTU’deyiz Eray ile gündüz vakti, şöyle söylüyorum Eray’a “ya etrafımız öğrenci dolu ve biz onlardan en az 15 yaş büyüğüz, ama öyle hissediyormusun peki?” Aynen şöyle cevaplıyor eşim “ Aaaa öylemi o kadar büyük müyüz ya, ben kendimi onlar gibi hissediyorum” Gülmekten yerlere yatıyoruz, insanın gerek aile ortamı gerekse arkadaş çevresi de enerjisini azaltabiliyor veya arttırıyor, Allah’dan benimkisi arttıran cinsten...

Bugün önce anneme babama teşekkür edeceğim bana bu hayatı bahşettikleri için, onlar beni aramadan ben onları arayacağım... Gün içinde bir sürprizim var, kızım koroya seçilmiş, yarın ki öğretmenler günü için minik bir kutlama olacak okulda onu izleyeceğim... Akşama "Kerem Görsev Trio St Petersburg Project" programındayız Caz festivali kapsamında... Çıkışta da bakalım ne sürprizim olacak kocişkomdan!

Şiirle başladık, şiirle bitirelim yine Cahit Sıtkı’dan..
YAŞIM İLERLEDİKÇE

Yaşım ilerledikçe daha çok anlıyorum
Ne büyük nimet olduğunu ah ey güzel gün
Boş yere üzülmekte mana yok, anlıyorum
Kadrini bilmek lazım artık her açan gülün
Şükretmek türküsüne daldaki her bülbülün
Yanmak da olsa artık aşk ile yaşıyorum



İyi ki doğdum beeennnn!!!!!!!!!!!

22 Kasım 2007 Perşembe

nazar boncuğu :-)


Az önce geldim her gün düzenli gittiğim fitness salonundan... Sporumun başında koşu bandındayım, fitness hocamız geldi yapıştı koluma, ne oluyor derken bir baktım "düzenli gelenlere nazar boncuğu" dedi gülümseyerek... Arkadan bir ses "hocam o az olur, Nazlı Hanım'a çift takmanız lazım" dedi; acaip keyiflendim ben de bu durumdan tabii... Daha bir hevesle yaptım sporumu, eee ne de olsa ödül-teşvik mekanizması biz büyüklerde de işliyor...

Çok mutlu başladım güne bugün, yarın otuz beşimi bitirirken bedenim zindeee, ruhum zindee gel otuz beş gel korkmuyorum senden!!!

18 Kasım 2007 Pazar

11. Ankara Caz Festivali

Get this widget | Track details | eSnips Social DNA


15 Kasım - 27 Kasım Anakara'da 11. caz Festivali kutlanıyor, kaçar mı benden kaptım hemen 2 bilet bana göre en favori 2 aktiviteye... Bir tanesi Kerem Görsev Trio 23 Kasım'da gideceğiz, diğeri ise kapanış konseri Ladysmith Black Mambazo, biyografisini merak edenler buraya tıklasın...

Ankara'lılar kaçırmasın derim program çok keyifli....

13 Kasım 2007 Salı

"Benim de cumhurbaşkanım olmayacak"



Hepiniz dün gibi hatırlayacaksınız 15 Ağustos 2007 tarihli bekir Coşkun'un yazısını... Ne demişti Bekir Coşkun, "artık kimse "laik devlet"ten söz edemez.
Dincilerin, bu ülkeye el koyma ve karşı devrimi gerçekleştirme planları aksamadan tıkır tıkır yürüyor.

"Siyasi İslam" bir adım daha attı.

Devleti tesettür temsil edecek.

Bir anda Türkiye'nin fotoğrafı size "Atatürk Türkiyesi"ni değil, "Ilımlı İslam Türkiyesi"ni anlatacak.

Ve ordularımızın "başkumandanı" Abdullah Gül'dür.

Sayın Bekir Coşkun'un söylediklerini bir bir yaşıyoruz acı bir şkilde... ya en son ki skandala ne demeli? İngiltere'de yerel yöneticilerin, belediye başkanının bile makamına giden Suudi arabistan Kralı'nın Gül ve Erdoğan 'ı kaldığı otele çağırmasına ne demeli? Sayın Kral'ın Anıtkabir ziyaretini red etmesi (hem de 10 Kasım günü) ve de üstüne üstlük Atatürk'ün resimlerinin asılmasına bile müsaade etmememesine ne demeli? Kendi topraklarımızda kendi görüşme salonumuzda Atatürk resimlerini indirip Kral'ın kendi resimlerini astırmasına VE BU DURUMLARA MÜSAADE EDEN ACİZ, BASİRETSİZ, ATATÜRK DÜŞMANI DEVLET ADAMLARIMIZA NE DEMELİ? GÜL BENİM DE CUMHURBAŞKANIM OLMADI VE OLAMAYACAK...

Çok beğendiğim yazıları gelecekte kızıma bir hatıra olması için arşivlediğimden bugünkü Bekir Coşkun'un yazısını aynen yayımlıyorum....

"Benim cumhurbaşkanım olsaydı...

BEN böyle "devlet adamı" görmedim. Sen kalk git kaldığı otele, Kral’ın dibine otur.

Öbürü de öte yanında...

Kral ortada.

İki gündür bekliyorum:

9 uçak, iki bin bavul, üç yüz gardırop ve altın tahtı ile gelen (iyi ki petrol kuyularını getirmedi) Kral’ın oteline giden ve sağına-soluna oturan Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ve Başbakanı size "gurur" mu verdi, yoksa "hüzün" mü?

O zaman ben "Benim cumhurbaşkanım olamaz" dediğimde niye kızdınız?

*

"Benim cumhurbaşkanım" olsaydı; Anıtkabir’i ziyareti reddeden, bu ülkeyi kuran insana saygı göstermeyi kabul etmeyen bir Kral’a "Devlet Şeref madalyası" vermezdi.

Hem de 10 Kasım günü...

Mustafa Kemal; son yüzyılda, İslam áleminin Batı emperyalizmine karşı tek onurlu ve şanlı zaferini kazanmış komutandır.

Kral ise; Körfez savaşları boyunca, kendi topraklarını korumak için kutsal mekanların savunmasını dahi elinde bira kutusu olan Amerikalı askerlere bırakmış birisidir.

"Benim cumhurbaşkanım" olsaydı....

Kimin koltuğunda oturduğunu bilir, en şerefli savaşın kahramanına saygı göstermeyen, kutsal toprakları ABD deniz piyadelerine bekleten bir Kral’ın oteline koşmazdı.

Kral, görüşme salonuna Atatürk’ün resimlerinin asılmasını da kabul etmedi, kendi fotoğrafını astırmış, onun altına oturdular.

10 Kasım nedeniyle tüm bayraklar yarıya indirilirken, Suudi Arabistan bayrağının yarıya indirilmesini de reddetti Kral.

Ama bizim "devlet adamları" doğru otele.

Biri sağında, biri solunda.

Ortada Kral...

Tepelerinde de, kendisi yetmiyormuş gibi fotoğrafı.

Ben ise televizyonda şeriat bayrağının altındaki öpücükleri sayıyorum; işte sırayla ve hasretle yumuluyorlar... Sağ yanak bir, sol yanak iki, sağ yanak bir kez daha, etti üç...
*
Ne yapacaksınız?

Abdullah Gül "Benim Cumhurbaşkanım" olsaydı böyle yapmazdı.

Ben böyle "başbakan" ya da böyle "cumhurbaşkanı" istemem.

Benim de; en yüce değerlerimizi ayaklar altında paspas yapanları "reddetme" hakkım vardır.

Böyle yapmazdı "Benim Cumhurbaşkanım" olsaydı. "

11 Kasım 2007 Pazar

özlüyorum, özlüyorum

Gerek geçenlerde kutladığımız 29 Ekim'de gerekse bugün gözyaşlarına boğuluyorum kızımın okulunda tören izlerken... Yaş ilerledikce insan daha mı duygusallaşıyor, zaman geçtikce daha mı özlem duyuyoruz Ata'ma bilemiyorum. Ya da bizlere emanet edilen bu güzel ülkeyi hakkını vererek koruyamadığımızın bir vicdan rahatsızlığından mı daha çok gözyaşı?? Özlüyor özlüyor ağlıyorum bu 10 Kasım gününde...

5 Kasım 2007 Pazartesi

Ankara Kalesi

9 seneden sonra doğduğum şehri turist gibi gezmeye devam ediyoruz. Ankara Kalesi 'n de idik Pazar günü, çook keyifli geçti günümüz. İlk önce istanbul'dan da çok iyi bildiğimiz Çengelhan Rahmi Koç müzesi'ni ziyaret ettik. Beklentimin çok üstünde çıktı müze, bir defa atmosferi inanılmaz güzel zira burası çok eski bir kervensaray... Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim döneminde inşa edilen Çengelhan, Mihrimah Sultan'ın eşi Damat Rüstem Paşa tarafından 1522'de yaptırılmış, çeşitli dönemlerde tiftik deposu ve tabakhane olarak kullanılmış, 20.yy'ın sonlarında terk edilmiş...

Çok iyi bir kolleksiyoncu olarak bildiğimiz Rahmi Koç'un Ankara'ya bu kadarını getirmesini beklemiyordum doğrusu... Ankara'ya ilk sanayi müzesini kuran Rahmi Koç'a buradan teşekkür etmeyi bir borç biliyorum. Gezimize ait resimleri aşağıda görebilirsiniz.
http://picasaweb.google.com/anteksltd/RahmiKocMuzesi

Yine mutlaka gezilmesi gereken bir müze daha var Kale civarında, Anadolu Medeniyetleri Müzesi En yakın zamanda planımızda, bir Pazar günü de oraya gideceğiz inşallah...

Müze gezisi sonrası Kınacızade Konağı'nda bir mola verdik, hem bir şeyler yedik hem de annemin arkadaşı Sayın Yurdusev Hanım'ın bağışladığı antikaları inceledik..

Biraz da sizlere Ankara Kale'sinin gece alemlerinden bahsedeyim...Ankara Kalesi'nde gece fasıl alemleri çok keyiflidir, kale civarındaki pek çok restaurant eski bir konaktır aslında, ve de pek çoğu hala adeta bir müze şeklinde eski eşyaları korumaktadır; eski tip masalar, yer sofraları, eski halılar, bakraçlar, dar ahşap merdivenler... Küçük küçük odacıklar vardır, kişi sayısına göre odaları kapatıp fasıl keyfini sadece kendi odanıza özel yaşarsınız isterseniz.. Geçmişte benim favori konağım Boyacızade Konağı idi, araştırmalarıma göre hala Kale'nin en gözde yerlerinden. Diğer bir favorim de Ankara'nın en eski restaurantlarından Washington Restaurant 'dır ki çok kaliteli bir yemek ve hizmet kalitesi vardır... Bugünlerde o kadar çok konuştuk ki buraları en yakın zamanda ağabeylerimle bir aleme katılacağız Kale'de, buyrun sizleri de bekleriz....

1 Kasım 2007 Perşembe

sinema, tiyatro, opera vs...

Fatih Akın yine keyifli bir film yapmış. Tarz çok tanıdık, yine kopuk kopuk hikayeler sonunda birbiriyle ilginç bir şekilde birleşip son buluyor, çok güzel senaryosu olan ve tüm oyuncuların rollerinin hakkını verdiği güzel bir film, zaten bildiğiniz üzere 2007 Cannes Film Festivali’nde en iyi senaryo ve özel ekümenik jüri ödülünü kazandı "yaşamın kyısında" ; tavsiye olunur.

Bu arada sezonun açılması ile yine enfes tiyatrolar ve operalar var Ankara gündeminde. Geçen sezon yırtınıp da bir türlü yer bulamadığım "Kuğu Gölü" balesine şans eseri son 2 bileti yakaladım salonda. Dünya bale tarihinde önemli yere sahip, tüm klasik bale topluluklarının repertuarlarında baş köşeye konulan "Kuğu Gölü" balesini seyrettik geçen Cuma...

Ajandama not ettiğim ve mutlaka seyir edilmesi gereken pek çok tiyatro, opere var bu sezon; mesela Halit Ziya Uşaklıgil'iğn Aşk-ı Memnu'su, Shakespeare'ın Kısasa Kısas'ı, Mustafa Ahmet Yuvanç'ın Selanik'ten Anıtkabir'e adlı oyunu, Bir Garip Orhan Veli, "Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali" çerçevesinde Turgut Özakmanı'ın "Bir Şehnaz Oyun" adlı müzikali, Modern Dans Topluluğu'nun "Dansla Randevu"su, Mozart'ın "Saraydan Kız Kaçırma" adlı operası, arada sırada da CSO veya Bilkent Senfoni Orkestra'sının konserleri...(ay çok mu yazdım ne, gidebilecek miyim tüm bunlara acep???)

Yukarıda saydıklarım bizim listemiz, e tabii bir de kızıma ait programladığım şeyler var. 11 Kasım'da Deniz ve sınıf arkadaşı ile "Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler" çocuk operasına gidiyoruz, geçen sezonda gittik ve Deniz hala sayıklıyor durumda. Bundan sonra da "Karagöz ve Hacivat ile Cumhuriyet'e Yolculuk" adlı çocuk operası var sırada.. Yılbaşından sonra da yavaş yavaş isim yapmış klasik müzik konserlerine götüreceğim Deniz'i, bakalım beğenecek mi??

Hep aynı şeyi düşünürüm, kışı sosyal aktivitelerinden dolayı Ankara'da, yazı ise doğal güzelliği ile İstanbul'da geçirmek lazım, haydi esen kalın....