5 Kasım 2007 Pazartesi

Ankara Kalesi

9 seneden sonra doğduğum şehri turist gibi gezmeye devam ediyoruz. Ankara Kalesi 'n de idik Pazar günü, çook keyifli geçti günümüz. İlk önce istanbul'dan da çok iyi bildiğimiz Çengelhan Rahmi Koç müzesi'ni ziyaret ettik. Beklentimin çok üstünde çıktı müze, bir defa atmosferi inanılmaz güzel zira burası çok eski bir kervensaray... Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim döneminde inşa edilen Çengelhan, Mihrimah Sultan'ın eşi Damat Rüstem Paşa tarafından 1522'de yaptırılmış, çeşitli dönemlerde tiftik deposu ve tabakhane olarak kullanılmış, 20.yy'ın sonlarında terk edilmiş...

Çok iyi bir kolleksiyoncu olarak bildiğimiz Rahmi Koç'un Ankara'ya bu kadarını getirmesini beklemiyordum doğrusu... Ankara'ya ilk sanayi müzesini kuran Rahmi Koç'a buradan teşekkür etmeyi bir borç biliyorum. Gezimize ait resimleri aşağıda görebilirsiniz.
http://picasaweb.google.com/anteksltd/RahmiKocMuzesi

Yine mutlaka gezilmesi gereken bir müze daha var Kale civarında, Anadolu Medeniyetleri Müzesi En yakın zamanda planımızda, bir Pazar günü de oraya gideceğiz inşallah...

Müze gezisi sonrası Kınacızade Konağı'nda bir mola verdik, hem bir şeyler yedik hem de annemin arkadaşı Sayın Yurdusev Hanım'ın bağışladığı antikaları inceledik..

Biraz da sizlere Ankara Kale'sinin gece alemlerinden bahsedeyim...Ankara Kalesi'nde gece fasıl alemleri çok keyiflidir, kale civarındaki pek çok restaurant eski bir konaktır aslında, ve de pek çoğu hala adeta bir müze şeklinde eski eşyaları korumaktadır; eski tip masalar, yer sofraları, eski halılar, bakraçlar, dar ahşap merdivenler... Küçük küçük odacıklar vardır, kişi sayısına göre odaları kapatıp fasıl keyfini sadece kendi odanıza özel yaşarsınız isterseniz.. Geçmişte benim favori konağım Boyacızade Konağı idi, araştırmalarıma göre hala Kale'nin en gözde yerlerinden. Diğer bir favorim de Ankara'nın en eski restaurantlarından Washington Restaurant 'dır ki çok kaliteli bir yemek ve hizmet kalitesi vardır... Bugünlerde o kadar çok konuştuk ki buraları en yakın zamanda ağabeylerimle bir aleme katılacağız Kale'de, buyrun sizleri de bekleriz....

1 Kasım 2007 Perşembe

sinema, tiyatro, opera vs...

Fatih Akın yine keyifli bir film yapmış. Tarz çok tanıdık, yine kopuk kopuk hikayeler sonunda birbiriyle ilginç bir şekilde birleşip son buluyor, çok güzel senaryosu olan ve tüm oyuncuların rollerinin hakkını verdiği güzel bir film, zaten bildiğiniz üzere 2007 Cannes Film Festivali’nde en iyi senaryo ve özel ekümenik jüri ödülünü kazandı "yaşamın kyısında" ; tavsiye olunur.

Bu arada sezonun açılması ile yine enfes tiyatrolar ve operalar var Ankara gündeminde. Geçen sezon yırtınıp da bir türlü yer bulamadığım "Kuğu Gölü" balesine şans eseri son 2 bileti yakaladım salonda. Dünya bale tarihinde önemli yere sahip, tüm klasik bale topluluklarının repertuarlarında baş köşeye konulan "Kuğu Gölü" balesini seyrettik geçen Cuma...

Ajandama not ettiğim ve mutlaka seyir edilmesi gereken pek çok tiyatro, opere var bu sezon; mesela Halit Ziya Uşaklıgil'iğn Aşk-ı Memnu'su, Shakespeare'ın Kısasa Kısas'ı, Mustafa Ahmet Yuvanç'ın Selanik'ten Anıtkabir'e adlı oyunu, Bir Garip Orhan Veli, "Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali" çerçevesinde Turgut Özakmanı'ın "Bir Şehnaz Oyun" adlı müzikali, Modern Dans Topluluğu'nun "Dansla Randevu"su, Mozart'ın "Saraydan Kız Kaçırma" adlı operası, arada sırada da CSO veya Bilkent Senfoni Orkestra'sının konserleri...(ay çok mu yazdım ne, gidebilecek miyim tüm bunlara acep???)

Yukarıda saydıklarım bizim listemiz, e tabii bir de kızıma ait programladığım şeyler var. 11 Kasım'da Deniz ve sınıf arkadaşı ile "Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler" çocuk operasına gidiyoruz, geçen sezonda gittik ve Deniz hala sayıklıyor durumda. Bundan sonra da "Karagöz ve Hacivat ile Cumhuriyet'e Yolculuk" adlı çocuk operası var sırada.. Yılbaşından sonra da yavaş yavaş isim yapmış klasik müzik konserlerine götüreceğim Deniz'i, bakalım beğenecek mi??

Hep aynı şeyi düşünürüm, kışı sosyal aktivitelerinden dolayı Ankara'da, yazı ise doğal güzelliği ile İstanbul'da geçirmek lazım, haydi esen kalın....

30 Ekim 2007 Salı

Bando keyfimiz


Bugün saat 15.00'de Cepa alışveriş Merkezi'nde Hava Kuvvetleri Komutanlığı Bandosu, aynı saatte Mesa Plaza'da jandarma Komutanlığı Bandosu ve yine aynı saatte Kuğulu park'ta da Deniz Kuvvetleri Komutanlığı bandosu programları var idi. Her seferinde Mesa plaza'ya gittiğimiz için bu sefer orayı eledim, Kuğulu Park da çok uzak geldiği için (Allah'ım artık tam bir Ankara'lı oldum galiba, 9 sene işe günde 80 km giden ben, şimdi 15 km'ye uzak diyorum:-))) )orayı da eleyince geriye bir tek Cepa kaldı..

Neyse annemle saat 14.30 civarı orada idik, biraz dolaşıp bando saatinde yerimizi aldık. Veee 1 saat boyunca müthiş bir müzik ziyafeti dinledik, sadece marşlar değil 1960'lı yılların seçme şarkıları da var idi repertuarda...

İşte böyle kutladık bu sene Cumhuriyet'imizi.. Akşam da binlerce kişi toplandı meşalelerle Tandoğan Meydanında, TV'den seyredebildim sadece..

Bu arada İstanbul'daki boğaz köprüsü ses ışık gösterilerini izledim TV'den, inanılmaz güzeldi ama bunun da maalesef yürekten değil, bir oyun ve göstermelik bir organizasyon olduğunu düşünüyorum, sizce de öyle değil mi????
Okula vardığımızda yine her şeyin çok organize olduğu açıkca belliydi.. İlk dikkat çeken şey öğrencilerin töreni ayakta değil oturarak izlemesi için sandalyelerin bahçeye konulması idi. Şahsen okul yıllarımdan törenlere ait aklımda kalan şey ayakta dikilmenin zorluğu olduğu düşünüldüğünde, bu fikrin süper olduğuna karar verdim...

Sonrasında çocuklar önce sınıflarında toplandı, yoklama alındı ve itina ile her sınıf öğretmenleri eşliğinde bahçeye indirildi ve tören başladı..

İlk yapılan tabii ki şehitlerimizin anısına saygı duruşu ve İstiklal Marşı... Gözlerimden yaşlar süzüldü bu anlarda, baktığımda pek çok kişinin benim gibi olduğunu gördüm, yüreğimde hissettim şehitlerimizn analarının acısını o anlarda.

Arkasından koro, coşkulu marşlar, şiirler, günün anlam ve önemine dair konuşmalar. Yine çok hoşuma giden bir şey daha, çok güzel bir oratoryo hazırlanmış Cumhuriyet’e dair.. Benim için inanılmaz olanı oratoryonun sunumunun sadece öğrenciler tarafından değil, okul müdür yardımcıları ve öğretmenlerle birlikte yapılması... Hayatımda ilk kez karşılaştığım bu durum ile tam puan aldı kızımın okulu benden. Okul kıstaslarının çok değiştiği günümüz ortamında kızımın Atatürk'cü bir okulda okuduğundan emin olduğum için bir kez daha içim çok rahat...

YAŞASIN CUMHURİYET!


Cumhuriyet'imizin kuruluşunun 84.yılını kutladık bu yıl.. Kızım ilkokula bu sene başladığı için yeni okulundaki ilk töreniydi... Sabah birlikte yaptığımız keyifli kahvaltıdan sonra koyulduk yola, yolda şöyle bir diyalog geçti aramızda;

-Deniz'ciğim bugünün önemini biliyorsun; (son bir haftamızın konusu Atatürk idi evimizde ve okullarında) ben bugün törende İstiklal marş'ımızı ve bildiğim tüm marşları çok coşkuyla söyleyeceğim.. Sen de öyle söyle emi annecim?

- coşku? yani yüksek sesle mi?

-Evet anneciğim yüreğinden ve yüksek sesinle, Atatürk'e ve tüm dünyaya duyurmalıyız bugün sesimizi...

- Atatürk bizi duyar mı anne? Biliyormusun ben Atatürk'ü çok özlüyorum anne, keşke ben doğduktan sonra ölseydi, yani keşke görebilseydim, elini öpebilseydim- onu çok isterdim anne....

Tüylerim ürperdi, çocuğumun yüreğinde şimdiden Atatürk sevgisinin oluşmasıyla onur duydum, ah keşke dedim; keşke yaşasaydı da başımızdakilerin hakkından gelebilseydi aaaah ahh...

24 Ekim 2007 Çarşamba

yüreğim kan ağlıyor...


Sarsıldık hepimiz pazar günü öldürülen 12 kişinin ve rehin tutulan 8 kişinin haberiyle..

Halbuki harika bir hafta sonu geçirmiş idim, Cumartesi önce Fransızca dersi, sonra kızımın sınıf arkadaşları ile tanışma çayı, Sayın Ferhunde Öktem'in biz annelere yönelik enfes konuşması ve ardından akşam üniversite arkadaşlarımızla yemek programı. Tüm bunları ve de Pazartesi günü doğum günü olan anneciğime yönelik güzel bir yazıyı bloğumda yazmayı planlarken Pazar günkü terör olayı ile nutkum tutuldu, nasıl yazabilirdim ki keyifli geçirdiğim dakikaları o kadar ananın yüreği yanarken?
İçim katılıyor şehitlerimizin hikayelerini dinleyince TV'de, gözüme uyku girmiyor geceleri, bir şeyler yapmak istiyorum yapamıyorum, çaresizim, elim kolum bağlı, vicdan azabımdan oturduğum yerde duramıyorum Pazar gününden beri...

Temmuz ayında çok ilginç bir haber okumuş idim PKK ile ilgili, araştırdım buldum internetden, işte Birleşmiş Milletler'in PKK ile ilgili raporu aşağıda, aynen yayımlıyorum...

"Terör örgütleri listesinde ilk sıralarda yer alan PKK'nın, en tehlikeli mafya örgütlenmesi olduğu ve uyuşturucudan topladığı paralarla terör eylemlerini finanse ettiği bir kez daha belgelenirken, Türkiye'nin terör ve uyuşturucuyla mücadeledeki başarısına övgüler yağıyor.

Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve İlgili Suçlar Dairesi (UNODC) tarafından Cenevre'de açıklanan (27 Haziran 2007) raporda, dünyanın en büyük uyuşturucu sağlayıcılarının Afganistan'ın güneyi, Güneybatı Kolombiya ve Doğu Myanmar gibi merkezi otoritenin dışındaki bölgeler olduğuna yer verilirken, Afganistan'dan elen eroinin, PKK terör örgütü tarafından Yunanistan, İtalya ve Romanya üzerinden Avrupa ülkelerine taşındığı ve örgüt mensupları tarafından satılarak, önemli miktarda finansman sağlandığına dikkat çekildi.
Latin ülkelerindeki eroin üretiminin geçen yıl düştüğü belirtilen raporda, dünya kokain talebinde de genel bir azalma olduğu, ancak ABD'ndeki düşüşe karşılık, bazı Avrupa ülkelerinde uyuşturucuya ciddi talep gözlendiği urgulandı. Raporda, 15-64 yaş grubunda dünya nüfusunun yüzde 4.8'i, yani aklaşık 200 milyon kişinin uyuşturucu kullandığı, bağımlı sayısının ise özellikle Avrupa ülkelerinde önemli oranda arttığı açıklandı.

UNODC Raporu'nda, terör örgütlerinin uyuşturucu madde kaçakçılığının her safhasında (imalat, taşıma, aracılık, satış ve sokak satıcılığı gibi) yer alarak, finansal destek sağladıklarına dikkat çekilerek, Avrupa'da uyuşturucu ticaretini kontrol altında tutan PKK'nın, Afganistan, Pakistan ve Irak üzerinden getirilen uyuşturucuyu İtalya, Bulgaristan, Yunanistan ve Romanya'daki yasadışı örgütler ile işbirliği içerisinde Avrupa'ya nasıl aktardığı ve pazarladığı belgeleriyle ortaya konuldu.

Raporun Türkiye bölümünde yer alan belgelere göre, geçen yıl Türkiye'nin 25 Avrupa ülkesinin yakaladığı eroin miktarına denk gelen oranda eroin ele geçirdiği belirtilerek, 2006 yılında Türkiye'nin yaklaşık 9 bin kilogram eroin yakalayarak, büyük bir başarının altına imza attığına dikkat çekildi.

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) Mali Eylem Görev Grubu tarafından geçen ay (7 Mayıs 2007) yayınlanan 'Uyuşturucu Raporu'nda da, PKK'nın, gelirinin büyük bölümünü uyuşturucu ticareti, insan kaçakçılığı, kara para aklama, haraç gibi organize suç faaliyetlerinden elde ettiği belirtilerek, son dönemde Türkiye'de tırmanan terör eylemleri ile birlikte örgütün Avrupa ülkelerinde organize suç faaliyetlerini de yoğunlaştırdığı vurgulanmıştı.
EUROPOL tarafından Avrupa Birliği ülkelerinin İçişleri Bakanlarına sunulan benzer bir raporda ise, Avrupa için en ciddi tehlikeyi uyuşturucu kaçakçılığı, insan ticareti, yasa dışı göç ve sahte para basımının oluşturduğu vurgulanarak, PKK'nın en tehlikeli mafya yapılanması olduğuna dikkat çekilmişti.

Avrupa'nın büyük şehirlerinde milyonlarca genci zehirleyerek dağdaki militanlarını besleyen PKK çetesi, uyuşturucu pazarını bölüşemediği için hem Avrupa kökenli mafya örgütleriyle, hem de örgütün parasıyla kaçan kendi adamlarıyla çatışıyor. Organize suç faaliyetlerinde kolaylıkla şiddete başvuran PKK,uyuşturucu satışından sağlanan parayı kişisel hesaplarına aktaran çokk sayıda örgüt mensubunu infaz ederken, örgüte haraç vermeyi kabul etmeyen çoksayıda Kürt ailenin çocuğunu da Kuzey Irak'taki Kandil Dağı'na kaçırdı.

Uluslararası toplum ve PKK haracı mağduru binlerce Kürt aile, Avrupa Birliği yetkililerinin, hangi isim altında olursa olsun, PKK mafyası için Avrupa'nın sığınılacak bir mekan olmasına izin vermemelerini, çifte standart uygulamadan, gençleri zehirleyen, çocukları kaçıran, kara para aklayan, haraç alan ve en önemlisi de şiddet eylemleri için ihtiyaç duydukları silahların alımı için Avrupa'daki para kaynaklarını en üst düzeyde devreye sokan PKK'ya karşı gerekli tedbirleri almalarını ve terörizmle mücadeledeki samimiyetlerini ortaya koymalarını bekliyor.

PKK'nın bu kadar tehlikeli bir boyuta gelmesinin altında yatan neden, Avrupa ülkelerinin yıllardır terör örgütüne gösterdikleri müsamahadır. Almanya'nın ve tüm Avrupa ülkelerinin, PKK'dan kurtulmaları için biran önce önlem almaları ve sadece PKK ismini yasaklamakla yetinmeyerek, PKK güdümündeki örgüt ve
derneklere de müdahale etmeleri gerekmektedir. PKK'nın faaliyetlerini finanse etmek için kurduğu suç şebekelerinden, özellikle doğrudan kendisini hedef alan
uyuşturucu ticaretinden rahatsız olan ve harekete geçme gereği hisseden Avrupa'nın, artık bu örgütün Türkiye'deki masum insanlara yönelik uyguladığı terörü de görmesi ve aynı hassasiyetle hareket ederek, Türkiye'ye teröre karşı sürdürdüğü mücadelesinde destek olması gerekmektedir"


Evet; söylediğim gibi Birleşmiş Milletler tarafından yayımlandı bu rapor, pekii kimdir Birleşmiş Milletler? Birleşmiş Milletler kendini "adalet ve güvenliği, ekonomik kalkınma ve sosyal eşitliği uluslararasında tüm ülkelere sağlamayı amaç edinmiş global bir kuruluş" olarak tanımlamaktadır.Uluslararası İlişkilerde, kuvvet kullanılmasını ilk olarak evrensel düzeyde yasaklayan ilk antlaşma BM Sözleşmesidir.

Kuruluşunda yer alan ABD ise ya bu rapora inanmamaktadır ya da PKK'ya sağladıkları silahlar yüzünden işine gelmemektedir. Sorunun cevabının hangisi olduğunu çok iyi biliyoruz, biliyoruz da ne yapıyoruz??? Ne için hükümetimiz tezkereyi yayımlamak için hala ABD'nin onayını beklemektedir? Varsa mantığı ne olur yazsın yorumlara...

Hükümetimizin hangi tarafta olduğu açıkca bellidir, amma velakin maalesef halkımızda bu kaos içinde nerede olduğunu son seçimde açıkca belli etmiştir. Hükümetin yarattığı saçma sapan referanduma bile gerek katılım gerekse "evet" oranının neredeyse üçte iki olması da oldukca düşündürücüdür. Heey geçen Pazar sandık başına gidenler! Hey siz hem gidip hem "evet" oyu atanlar, hiç mi yürek yok sizde, hiç mi analık hormonu salgılanmıyor içinizde, nasıl olup da verdiniz oyları, cahilliğin neticesi olarak mı yoksa AKP'nin kuklası olarak mı?
Git gide azınlıkta kaldığımız bu ülkede bir 10-15 sene sonra kızımdan işiteceğim laflar kulağımda çınlıyor şimdiden "Hiç mi bir şey yapamadınız anne? Böylemi savundunuz Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyeti! Yazıklar olsun anne!!"

Yazıklar olsun hepimize, onlar zaten cahil,kötü ruhlu, ideolojileri uğruna bu ülkeyi satan cinsten ama biz aydın Atatürkcü kesim neyiz ve ne yapıyoruz???? Biz de yapamıyoruz hiç bir şey konuşmak, yazmak ve meydanlara dökülmekten başka. Halbuki içimizden bir lider çıkmalı ve ülkeyi gaflet, dalalet ve hıyanneten kurtarmalı artık!!!!!!!!

not: " terörü lanetliyoruz" semblü "Cumhuriyet" gazetesinden alınmıştır.

17 Ekim 2007 Çarşamba

Avare idim Ankara sokaklarında bugün....



Ne alaka bu müzik diyeceksiniz, alaka şu ki bugün öyle aylak aylak gezindim ki sonra da aklma takıldı işte... Girdim youtube'e, yükledim Raj kapoor'un "Awara" sını...

Hadi anlatayım size bugünümü, sabahdan home-office işlerimi organize edip, laptopumu da her ihtimala karşı yanıma alıp çıktım evden saat 10.30'da..

Ankara'ya geldiğimden beri daha yaya olarak dolaşmadım Kızılay sokaklarında... Hani Fransızca'ya başladım ya, kitap almam lazım, gidip D&R'dan baktım 65.-YTL, verirmiyim; hemen fotokopisini bulmam lazım, onun için de Kızılay'a gitmem lazım.. Aslında korsan kitaplara her zaman çok karşıyım, kitap alırken asla korsan almıyorum ama bu durum başka tabii.. (Yani fotokopi kullanarak esasında yerli malı kullanmış oldum) Dolayısıyla son 15 senedir inmediğim Kızılay'a indim bugün, hem de son 15 senedir binmediğim belediye otobüsüne ile... Başıma bela mı alayım Kızılay'da otopark arayacağım diye, hem de dedim ya avarelik yapıcam; işte ondan atladım otobüse... Vallahi arabaya binmem bir daha öyle rahat gittim o kadar olur yani...

Daldım Kızılay'ın ara sokaklarına, Konur sokak, Selanik hep aynı, yani aynı derken yeme içme yerleri ve mağazalar değişmiş ama konsept aynı.. Bu sokaklara gidince yaş ortalaması 15-22 arasındadır, tam bir öğrenci mekanlarıdır buralar. Envai çeşit dersane, büfe, fast food, cafeler ve envai çeşit kitabevi bulunur. İstediği kadar D & R'lar, Remzi'ler şıkır şıkır kitabevleri açadursunlar, benim favori kitapçım Dost Kitabevi'dir her zaman. Bimiyorum ki Ankara'lı olup da Dost Kitabevi'ne girmeyen varmıdır? Oradaki tasnifi,düzeni vallahi hiç bir kitapçıda bulamıyorum ben. Tabii diğer kitapçıları da unutmamak lazım, İmge, Turhan'da yabana atılır değil, hepsine girdim tek tek bugün, "en çok satanlar" ı karıştırdım, çocuk kitaplarını inceledim kızıma ne almalıyım diye...

Daha sonra annemi aradım, Allah'ım ne güzel duygu, çat kapı "anneeee karnım aç yemeğe geliyorum" diyebiliyorum artık bir telefonla.. Avare avare Kızılay'dan Küçükesat'a yürüdüm, hava tam bir ılık sonbahar günü idi bugün...Annemle öpüş koklaş, külli muhabbet derken 2 saat takıldım orada. Sonrasında yine Kızılay'a yürüyüş, otobüse biniş ve doğru Deniz'in okuluna.. Anneme yaptığım sürprizden sonra bir sürprizde kızıma yapmalıyım, tenefüste yakalayıp çıkışta onun servisine binerek ikimiz dönmeliyiz eve diyerek plan yaptım...Şok geçirdi beni görünce, atladı boynuma, oh şimdi de kızımla öpüş koklaş.. Son 1 saati vardı Deniz'in, o sınıfa koştu ben onların kütüphanesine, gazete okuma işini de bitirdim orada..

Sonrasında kızımın servisi ile eve dönüş ama kafam şişti valla, bir daha binermiyim bilmem:-)))

İşte böyle avare idim Ankara sokaklarında bugün....

15 Ekim 2007 Pazartesi

Veee tüm sülale, 4 kuşak bir arada....

Bence bu resim çok şeyi ifade ediyor, neyi mi saygıyı....


Önde oturan babaannem şu an ailemizin yaşayan en büyüğü, 3 oğlu var, eşleri çocukları ve onların torunları var... Yani 4 kuşak bir arada bu resimde, sadece amca oğlu Emre ve Özge İstanbul'da olduğu için gelemedi, toplamda 25 kişinin 23'ü bu karede yani...

Bayram bizim için çok önemli, her bayram sabahı benzinliğimizde bulunan lokantada buluşup, 25 kişi birlikte kahvaltı edip bayramlaşıyoruz. Biraz pratik bir çözüm oldu bizimkisi, böyle kalabalık aile olduğumuz için... Ondan sonra bayram ziyaretine gidip gitmemek herkesin keyfine kalmış, ama kahvaltı mutlaka birlikte yapılacak, NOKTA.

Bakmayın herkesin yüzünün güldüğüne, maalesef çok nahoş da olsa birbirini sevmeyenler de var ailemizde, ama sevgi başkaaaa saygı başka... Yazımın başında dedim ya bu resim saygıyı ifade ediyor, çünkü birbirini sevmeyenler de olsa, bayram günü herkes aynı sofraya oturmak durumunda, aile birliği korunmak zorunda bizde...

Aşağıdaki resim babaannemin torunlarının çocukları...Allah inşallah bizlere de nasip eder torun çocuğu görmeği...

Kızım ve dedesi oynarken,

İşte bu bayramdan bu kareleri hatırlamak istedim sadece, nice mutlu bayramlara!!!!

Bayram sabahımız

Bilmeyenlere işte ben, eşim ve kızımızdan oluşan mutlu çekirdek ailemiz....


10 Ekim 2007 Çarşamba

Önüm arkam sağım solum SOBE!!!!

Haydi bakalım Hollanda'da yaşayan sevgili dostum zuzu ve sevgili blogdaş nane şekeri; sobeliyorum sizi; cevaplayın bakalım sorularımı;

1) Hollanda'ya ait en çok sevdiğiniz 3 şey

2) Taaa oralardan buraya ait en çok özlediğiniz 3 şey? (familya, dost yani insanlar dışında olsun lütfen; en çok yakınlarınızı özlüyorsunuzdur sanırım)

3) İki kültürlü bir yaşam içerisinde size en çok "ahh" dedirten şey nedir? (umarım fazla özel olmadı...)

Zuzu'cum yazacakların listesine bir de bu eklendi, haydi kolay gelsin bakalım:-)))

8 Ekim 2007 Pazartesi

Can Dündar'dan Evlilik Üzerine

Can Dündar yine ustadlığını konuşturmuş ...

Öyle hoşuma gitti ki bu yazı, istedim ki bloğumda olsun, kızım da okusun yıllar sonra...

Evlilik, inanmadigim halde içerisinde 17 seneyi bitirdiğim bir kurum benim için..
17 senede (abartmıyorum) 40 çift arkadasimin son verdiği kurum aynı zamanda da...Evliligimin bu kadar uzun sürmesinin gizi belkide kuruma inanmamaktan geçiyor, evliligi toplumun dayattigi şekilde yasamamaktan...
Nedir bu dayatmalar?
Erkegin muhakkak kadindan yasça büyük olmasi, egitim seviyesinin erkegin lehine yada en azindan esit olması bunların sadece ikisi...
Olmaz, yürümez diyor toplum... Erkek yasça büyük olmali ki, kadina "hot" dediginde oturmali kadin... Yada yumusatiyorlar; efendim kadin erkekten önce
çöktügü için (hani dogum felan) küçük olmalıymış yaş olarak...
Egitimde de böyle.. Kadının çok okumusu bilmiş olurmus, evde kalmakmış layiki....

ESiM BENDEN 2 YAS BÜYÜK; ne "hot" dememe gerek kaldi
17 senede, ne de benden önce çöktü...
Yillar içinde ben yaslandikça o gençlesti, "oo Can bey kapmışsınız çıtırı" esprilerine muhattap dahi oldum.
ESiM 3 ÜNiVERSiTE BiTiRDi; ben bi taneyi 9 senede bitirdim..
Ne o bana bilmislik tasladi, ne ben ona ezik baktim...
Kulaga gelen müzik tekse de, onu olusturan notalar farklıdır der Halil Cibran...
Bunu unutmadik biz. Ben konusurken o dinledi, ben dinlerken o konustu 17 sene.
O öfkeliyken ben, ben öfkeliyken o "haklisin bitanem..." dedik, öfke bitip firtina duruldugunda "ama bi de böyle düsün" de dedik fikrimizi savunurken.
Farkli insanlar olarak görmedik birbirimizi, aynı amaç için savasan neferlerdik bu hayatta...
Asla bilmedik ne kadar para kazandigimizi, ortak cüzdanimizdan gerektigi kadar aldik..
Ne kadar çalarsa çalsin masanin üstünde telefon, kim bu saatte arayan karsi cins diye sorgulamadik da ama... Sevginin en büyük dostuydu bizim için "güven"...
Ve güvenin ardina saklanmis bir "saygi" vardi daima...
Ne kavgalar, ne badireler atlattik 17 senede...
Eee ülkeler neler gördü, biz çekirdek aile mi sütliman yasayacaktik...

Öyle bir girdik ki birbirimize, ben ilk kez odamin dışında yattim bi gece, misafir odasinda... Gece yarisi kapi açildi, esim "ne yapiyosun burda?"diye sordu kapinin esiginden, "uyuyorum" dedim buz gibi bi sesle...

Gitti, gelmesi 1 dakikasini almisti elinde yastikla... "kay yana" dedi daracik yatakta. "ne yapiyosun?" dedigimde "benim yerim senin yanin, sen gelmezsen ben gelirim" dedi...Anladim ki o gece, en uzun kavgamiz yat saatine kadar sürecek...

Ve bence dogrusu da bu...
Özen gösterdik o günden sonra, evin her yerinde kavga ettik, yatak odamiz haric..
Kırsak da zaman zaman kalplerimizi, asla kin tutmadik birbirimize...

Toplum kurallariyla oynasaydik bu oyunu belki de 41 inci çift olacaktik o listede...

Ama oyunun kurallarini biz koyduk... Nede olsa Bizim oyunumuzdu, oynanan...

Evlilik; hesapsız içine dalınmasi gereken bir oyun bence...

Topluma kulaklarını tıkayarak hem de... Ne benim, ne de bizim sözlerimizle...

Sadece gönlünüzden geçtigince...

Dedigi gibi Ataol Behramoglu' nun;
"...Yasadiklarimdan ögrendigim bir sey var: Yasadın mı büyük yasayacaksin, ırmaklara,göge, bütün evrene karrışırcasına.

Çünkü ömür dedigimiz sey, hayata sunulmus bir armagandir.

Ve hayat, sunulmus bir armagandır insana..."
CAN DÜNDAR

5 Ekim 2007 Cuma

Fransızcaya Başlıyorum!!!!

Eee eşim Fransızca biliyor, sevgili kızımız Fransızca öğretim veren bir Türk okulu olan Tevfik Fikret’e başladı; bu ne demek, bir beş sene sonra yemek masasında kendi aralarında muhabbet edecekler Fransızca, ben de konuya Fransız kalıp, öyle bakacağım... Oldu mu ya? Hayatta olmaz, vallahi yediremem kendime böyle bir şeyi... Hazır Tevfik Fikret’de velilere uygun fiyatlı dil kursu açtı, kaçırırmıyım, aldım kalemimi defterimi başlıyorum yarın Fransızcaya!

Bilmem ki becerirmiyim, bir yandan da bu yaştan sonra zor geliyor derse katılmak, dil öğrenmek ama denemem lazım yoksa aklımda kalacak. Atalarımız ne demiş “Öğrenmenin yaşı yoktur”, “Bir dil bir insan” (böyle miydi ya bu atasözü? Konfirme eder mi birisi??) Geldim gaza bu sözlerle yazıldım işte kursa. Hayırlısı bakalım, Cumartesileri 11.00-12.30 dersteyim ben artık :-))))

4 Ekim 2007 Perşembe

Hoş hoş pek hoş

Dün servisten kucakladım kızımı, şöyle idi diyaloğumuz;

-Anne bir ağabeyim oldu benim:-)))
-Nasıl yani?
-Birinci sınıflar için bir ağabey ya da bir abla verdiler herkese, benim de bir ağabeyim oldu... İsmi Onur
-Ne olacak, nasıl olacak peki?
-Onlar bize ablalık ağabeylik yapacak, yanımıza gelecek tenefüste kitap okuyacak istersek, veya bir sorunumuz olduğunda onlara gidip sorunumuzu paylaşabileceğiz.
-Aaa ne kadar güzel,sevdin mi peki ağabeyini, sen ne gibi yardım isteyeceksin ondan?
- Çok sevdim de biraz yaramaz galiba, peşinden koştum koştum bütün gün (!!:-)) Ama söylicem bana biraz okuma öğrenirken yardım etsin...

Ne hoş değil mi, dayanışmanın süper bir örneği bence, büyüklere sorumluluk, küçüklere ise hem paylaşmayı öğretmede bir yöntem hem de okula alışma sürecinde sorunlarla karşılaştığında kolaylık. Bakalım nasıl işleyecek, hep birlikte göreceğiz... Haaa sene sonunda da yılın ablası, ağabeysi seçilecekmiş okulyönetimi tarafından....

Çok hoş bir şey daha var Tevfik Fikret'de; her gün düzenli okuma saati. Saat 12.45,13.00 arası okul tamamen bir sessizliğe bürünüyor, ziyaretci kabul edilmiyor ve telefonlara bakılmıyor. Bu 15 dakikada herkes ama herkes yani güvenlik, temizlik görevlisi, kantin görevlisi dahil kitap/gazete okumak durumunda. Bizimkilere şimdilik öğretmenleri veya seçilen ağabey/ablalar okuyor. Yılbaşından itibaren ümit ediyoruz kendileri okuyabilecek. Bakalım benim evdeki çabalarım, okuldaki bu güzel yöntemler Deniz'de okuma alışkanlığı oluşturacak mı?

3 Ekim 2007 Çarşamba

Aaa bir bakmışımki 10 gün olmuş yazmayalı, nasıl yani ya? O kadar mı çabuk geçmiş zaman, anlayamadım vallahi... Geçen Pazartesi akşamı itibarı ile 3 geceliğine İstanbul’a gittim, hani ben home-office çalışıyorum ya, hani Alman bir firmanın Türkiye temsilcisiyim ya, işte bu sebepten Alman firma sahibim ile İstanbul’da buluştuk. Şeker mi şeker bir adam bu Elmenhorst, inanılmaz bir zeka ve yaşına rağmen enerjisi var. Havaalanında buluşup iftar saatini Gloria Jeans’de bitirip attık kendimizi Nevizade sokaklarına.. Bir sohbet bir muhabbet, akşam 11.00 ‘ i ettik. Niye bilmem ama bir şekilde yabancılarla diyaloğu ve iş yapmayı seviyorum ben, İngilizcemi kullanmayı seviyorum, başka kültürlerle kaynaşmayı seviyorum yapımda var bu...

Neysem bu buluşma benim için çok çok farklı bir özelliğe daha sahip, zira 8 sene İstanbul’da çalıştığım ve ithalat müdürlüğü yaptığım eski firmama ziyarete gidiyorum iş için... İşin komik yani şu bilmeyenler için, 8 sene ithalat müdürlüğü yaptığım ve satın aldığım malı satıyorum şimdi ben.. Yani biraz karışık ve değişik bir durum ama hayat beni bir şekilde bu noktalara getirdi işte... Kalbim küt küt atıyordu yine eski firmamdan içeriye girerken ama sıcak kucaklaşmalarla rahatlayıverdim birden. Mehtap’ı, Pervin’i kucakladım ya tamam oh rahatladım işte...

Neysem eski firmamın yeni sahipleriye (?!!!) yaptığımız keyifli bir iş sohbetinden sonra diğer iki firmamızı ziyarete koyulduk, Allah’ım bu ne trafik, vallahi ne çok özlemişim derken İstanbul’u anında Ankara’ya dönesim geldi oracıktan. Sonradan öğrendim ki Media Markt açılışı sayesinde kilitlenmiş özellikle bizim gittiğimiz yerler o gün.. (oysa ki İstanbul’da hiç trafik olmaz değil mi!!!!) Herşeye rağmen işlerimizi bitirip 2 saatte karşıya geçip Hanedan’da eski patronumla rakı sofrasına oturunca unuttum gün boyunca çektiğim trafik rezaletini ve vurduk muhabbetin dibine o akşam... Akşamın sonunda da önce kankam Mehtap’a uğrayıp keyifli bir muhabbet ardından Işıl’ın evinde yine muhabbet ve derin bir uyku ile ertesi sabahı ettim.

Ertesi gün yine oradan oraya koşturma; firma ziyareti, iş icabı market ziyareti, kiralık arabayı teslim et, Elmenhorst’u havaalanına bırak derken can hıraş yetiştim Ankara otobüsüne.. Veeee 23.30 itibarıyla evimdeyim, çok özlemişim önce kızımı, sonra kocamı ve deee evimi.......

20 Eylül 2007 Perşembe

Dağlar Kızı Reyhan

Dağlar kızı reyhan reyhan reyhan
Herkes sana heyran heyran heyran
Ne güzelsin ay kız, bir tanesin vay kız!..

Taktım valla; yok yok şarkıya değil "reyhan" 'ın kendisine.. Benim gibi sebze ve ot meraklısı biri nasıl oldu da böyle geç keşfetti bilemiyorum ama son bir kaç aydır soframızdan eksik olmuyor. Tüm salatalara süper oluyor, özellikle yeşil salataya karışınca daha da bir güzel oluyor. Geçen etli türlünün içine doğradım bir tutam enfes bir aroma verdi....

Bu arada internetden bu bitkiyi araştırayım dedim, meğersem (çok şaşırdım valla)bizim reyhan aslında fesleğenin öbür adı imiş ancak Haziran-Eylül ayları arasında pembemsi bir renk alırmış yani bizim reyhan olarak bildiğimiz hali(zaten tadı çok tanıdık idi:-)))

Bu arada geçen hafta bizim bahçeden gelen ve bir adedi 1 kg ağırlığında bir kabak var idi, bir türlü ne yapacağımı bilemediğim.. En sonunda ortadan ikiye böldüm, içine bol kaşar rendesi, sarımsak, ceviz, sızma zeytinyağı veeee reyhan koyup verdim fırına... Vallahi görüntü çok güzel gözükmese de inanılmaz lezzetli oldu, şapur şupur yedik Eray ile birlikte.. Özellikle kocamın yaptığım sebze yemeklerini keyifle yemesinden acaip haz duyuyorum zira kendisi tam bir etobur..

Tavsiye ederim reyhanı/fesleğeni salatalarınıza, tüm marketlerde var tanesi 0,79.-YTL...
Get this widget | Track details | eSnips Social DNA

19 Eylül 2007 Çarşamba

Büyü bozuldu!!!!!!!!

Bu kadar mı çabuk bozulacaktı okulun büyüsü? Dün akşam ki diyaloğumuz:

- Anneee boğazım ağrıyor ya biraz yarın okula gitmesem??
- Deniz’ciğim daha önce de anlatmış idim, yuvada iken böyle gitmemeler olabiliyor ama ilkokuldan itibaren böyle şeyler olmaz. Ciddi bir hastalık olmadığı sürece okula gitmemeyi kabul etmiyorum.
- Ama boğaz ağrısı ciddi değil mi anne? Zor yutkunuyorum bak..
- Ben bu akşam sıcak bitki çayları içeceğiz, yatarken de ilaç vereceğim bak gör sabaha hiç bir şeyin kalmayacak...
- Geçen hafta bir arkadaşım ishaldi ve tam 3 gün okula gelmedi.
- İshal farklı bir şey yavrum, çok şiddetli olabilir, mikrobik olabilir... Hala ikna etmeye çalışıyorum ilkokulda devamlılığın önemi ile ilgili...
- Ufff anne, sabah kalkmak çok zor....

Her şey çok iyi gidiyor derken sükut-u hayal oldu bu konuşmalar sonrası.. Daha ilk haftadan olurmu yani, oluyor işte....Çalışan anne çocukları başlıyor okula 3 yaşında mecburiyetden ve bundan dolayı da galiba sıkılıyorlar erkenden okuldan...Gerçi dünkü sadece bir denemeydi ya tutarsa diye ama yemedi tabii...

Bu arada halen tek parça gelmeyi beceremedi Deniz.. Bir gün silgi kayıp, bir kalemtraş. Dün yazı defteri serviste kalmış, çünkü defterini çantaya koymaya üşenmiş miş.... Sabah hava serin olduğu için hırka ile gidiyor akşam geliyor hırka okulda:))) Ertesi gün yine bir hırka derken, artık bügün 3 hırka ile dönmesini bekliyorum okuldan:-)) Amma velakin, benim için en önemli ve endişelendiğim nokta olan tuvalet konusunda hiç bir sorun yok... İlk ödevimiz verildi, çizgi çaışması ve boyama, işte aşağıda...


Bu arada Cumartesi günü veli toplantımız var okulda, tüm öğretmenlerle tanışacağız, heyecan devam ediyor...

17 Eylül 2007 Pazartesi

Shakira Deniz



Benim kızımı tanıyanlar bilir, tipik bir kız çocuğu değildir aslında, cilvesi yoktur, dans etmez, bebeklerle arası pek yoktur vs.. Ancak bu video benim tezimi çürüttü, inanamadım ben de gördüğüme!!!!

Ne mi Yapıyorum?


Deniz’in okula başlamasıyla ben de hayatıma çeki düzen verdim, zira 3 aydır acaip aylak durumlarında idim kızımla birlikte.

Sabah saat 7.00’da uyanıyor, kızımla birlikte kahvaltı ediyorum. Onu yolcu ettikten sonra kısa bir gazeteye göz atış ve 8.30’da açılışla birlikte doğru sitemizin fitness salonuna. 45 dakikalık spor keyfi... E ne yapalım yaş 35’e dayandı, metabolizmanın yavaşlamaya başladığını hissediyorum maalesef, eğer bu vücudu şimdi sıkılaştıramazsak yaşlılıkta lömbür lömbür olacağız. E yakışırmı yani???

Fitness sonrası eve gelip duş alıyorum ve saat 10.00 itibarı ile home-office işlerimin başındayım. 2-3 saat gerekirse daha çok işlerimi yoluna koyuyorum, daha fazla ne yapabilim ile ilgili kafa patlatıyorum (ama henüz bulamadım:-(( ) Derken saat 16.30’a kadar ev işleri ve yemek ile geçiyor bazı günler.. Malumunuz artık full time çalışma zamanlarım gibi sürekli bir yardımcım yok evde, dolayısıyla ev işleri de hatırı sayılır bir zaman alıyor maalesef. Tabii ki her gün bu kadar ev işi ile geçirmiyorum zamanı, bazen anne ile bir alışveriş kaçamağı, kitap okuma, bir arkadaş ile kahve keyfi, kocayla sinema kaçamağı, bloğa yazı yazma gibi diğer işler de var... Bu arada bayram sonrası da gündemimde doğa fotoğrafcılığı var...

Saat 16.45’de kızımı servisten kucaklayıp eve gelmemizle hayat onun artık...

Ah bir de işlerimi biraz daha genişletip, daha bir mutlu olsam işimle ilgili, her şey çok güzel olacak. Olacak olacak o da olacak.....

13 Eylül 2007 Perşembe

İlk günler

Yarın da bitince ilkokul hayatımızın ilk haftasını devirmiş olacağız... Şimdilik herşey çok yolunda (tü tü maşallah) sabah uyanma güçlüğü dışında hiç bir sorunumuz yok. Okul dönüşü servisten inişinde gülen yüzünden anlıyorum ne derece keyifli olduğunu...İnşallah tüm okul hayatı böyle keyifle geçer....

İlk gün servisten iner inmez ilk lafı şu oldu “Anne biliyormusun tam 7 tane tenefüs var, üstelik bir tanesi çok uzun” Çok güldüm bu lafa, ne bu ya dedim ilk günden tenefüslerin hesabı. Neyse; ilk günü boyama, hamur oynama, tanışma ve muhtelif oyunlarla geçirmişler. Çok sevmiş öğretmenini kızım...

İkinci gün servisten inince “Bonjour” ile karşılandım, arkasından “Je m’apel Deniz” ve “Comment alles vous? “ şeklinde cümlelerle. Pek bir hoş geldi kulağıma Fransızca söyledikleri... Fransızca öğretmenini de çok sevmiş, biri Türk imiş adı Muzaffer, diğeri bir kızmış ve hiç Türkçe bilmiyormuş!

Üçüncü gün “anne biliyormusun, öğretmenler sınıfa girince hep ayağa kalkacağız bundan sonra” dedi okuldan dönünce. Akşam boyu ben öğretmen oldum, o öğrenci; ben içeri girdim odadan o ayağa kalktı: “Günaydıııınn öğretmenim” diye oyun oynattı bana. Bu kuralı da çok sevmiş okulda))

Bugün ise şaşırttı beni servisten inince,
- Anne eve gider gitmez deterjanlarımızın üzerine bakacağız!
- Neden peki?
- Geri dönüşüm işareti var mı yok mu diye?
- Peki sen geri dönüşüm ne demek biliyormusun?
- Evvet bugün öğrendim, çevre dostu demek, ambalajın çevreye zarar vermemesi demek. Hadi bakalım anne...
Eve gelir gelmez, hemen banyoya gidip dolaptaki tüm deterjanları indiriyor ve geri dönüşüm işaretini arıyor ve hepsinde buluyoruz. Pek bir mutlu oluyor. Arkasından suyu tasarruflu kullanma ile ilgili öğütler veriyor,

-Anne dişimizi fırçalarken suyu boşa akıtmamalıyız, sen de hep söylüyordun bunu öğretmenim de anlattı bugün.

Nasıl ilk günler için hiç fena değil ne dersiniz?